
Schism - TOOL
http://www.youtube.com/watch?v=UhjG47gtMCo
Talk about the passion:
Sigarayı bırakmanın yolları: Bu problemi kökünden çözüyoruz. Tiryakiyi öldürüyoruz.
Sivilcelerinden kurtulmak isteyen bir genç kız kiralık katil tutar. Sonra da tutar katile aşık olur. Katil işiyle aşkı arasında kalır. Tabancasını kızın yüzündeki sivilcelere doğrultur. “Başladığım işi yarım bırakmam sevgilim” der. Kız yalvarır: “Başka bir yöntem bulalım” der. Düşünür katil ve “Evet” der, “buldum”. Bir şişe kezzabı kızın yüzüne boca eder. Ama bu durumda katilin aşkı da sona erer, kız tanınmaz haldedir. Kafatası krallığına gelin gider 3 ay sonra.
— Varoştaki senin gibi alımlı, güzel kadınları bilirim. İçinde bulundukları çevreyle görünüşleri arasında tuhaf, kederli bir zıtlık vardır. İçlerindeki neşeyi, güzel yaşama isteğini dışa vurdukça hep görünmeyen bir duvara çarpıp içlerine geri döner bu duygular. Direnenler bu boğucu ortamdan kurtulmayı başarabilir bazen ama bedeli de ağır olur genellikle.
— Şair gibi konuşuyorsun.
— Aslında kasabım, etten de iyi anlarım.
— İğrençsin.
— Hoşuna giden şeyler söylediğim sürece bir şair, rahatsız olacağın şeyler söylediğimde bir kasap; tercih senin.
— Şu kıymamı alabilir miyim artık!
Delinin biri, elinde ustura matbaaya dalar. O an basılmakta olan kitabın, basılmakta olan sayfalarında kendinden bahsedilmektedir. Baskıyı okuyan bir işçiye arkadan sessizce yaklaşır ve gırtlağını keser. İşçi tam da başına gelecekleri okumaktadır o an. Gırtlağı kesildiği an, ‘’…deli arkadan yaklaşır ve işçinin gırtlağını keser…’’ cümlesini okumaktadır. Ve o an ölüm acısını bastırır, baskıda yazanla ilgili merakı. Gırtlağından fışkıran kan kıpkızıl etmiştir baskıyı, okunmamaktadır. Eliyle gırtlağına basıp yan baskıya yürür zorlukla. Kaderini öğrenme dürtüsü ayakta tutar kendini. ‘’…arkasına döner ve deliyle göz göze gelir…’’ kısmını okuyunca arkaya dönüp dönmemekte tereddüt eder. Sonraki satırlarda ‘tereddüt eder’ kısmı yazdığını düşünür. ‘Birazdan yere yığılır ve ölür’ tarzı bir şeyler de peşi sıra gelecektir kendince. Okumayı bırakır ve kaderine isyan eder. Delinin elinden usturayı kapar ve sıkı bir hamleyle delinin ömrünü sonlandırır. Ambulans içeri kadar girmiştir. Kitaptaki son satırlarda ‘’yerde uzun süre can çekişip öldüğü’’ yazmaktadır.
............................
5. Sonra Lyotard'ın, ressam Monory için yazdığı bir yazıda, 'modern özne' ile 'temsil' fikrine yönelik eleştirisini dile getirirken kullandığı bir Borges öyküsüne geçer. Bu öyküde şöyle bir olay anlatılmaktadır: " Aynaların dünyası ile insanların dünyasının birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece, ayna halkı dünyayı işgal eder. Çıkan savaşın sonunda, Sarı Sultan'ın büyü gücü sayesinde ayna halkı alt edilir. Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı, insanların kölesi, yansımalardır. Ama bir gün gelecek, büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğüne kavuşacaktır"
...............................
Ömrü boyunca hayatına bir an girip kaybolan bu kızlar, bu insanlarla ölümünden sonra karşılaşacakmış, onlarla geçirdiği kısacık anlarla istediği gibi oynayıp, o tatlı zamanı olabildiğince uzatabilecekmiş gibi bir his; beyninin kıvrımları arasından bir görünüp bir kaybolan bir sirk palyaçosunun kırmızı şortunun cebindeki kırmızı lastik topa dönüşüyor, palyaçonun cebindeki şişkinliği görmesi, orada o topun olduğunu bilmesi kendini mutlu ediyordu.
Bıçağın ucunu test etti. Ve hızla televizyondaki kadının böğrüne saplayıverdi. Bir daha, bir daha, bir daha. Bıçağı çekip, gerisin geri birkaç adım attı. Kan damlıyordu ucundan. Televizyondaki kadın, afallamış bir yüzle sendeleyip yere yıkıldı. Arkasındaki iki kişi, bıçaklımıza hamle edecekti ki, çekiverdi fişi. Bıçak elinden düştü. Tuhaf bir pişmanlık, titremeye dönüşüp yayıldı bedenine. Bıçağı yerden aldı. Kendi alnına ucunu değdirip biraz bekledi. Ve hızla içeri doğru ittiriverdi. Kırılmış cam sesi ve o an yanan bir elektronik devre sesi birbirine karıştı.
(anafikir, altmetin : gerçekliğin tersyüz edilmesi, beyaz camın 'gerçek' olana evrilmesiyle, seyircinin/canlının da beyaz cama dönüşmesi.)
Kinder çikolatalarının, çocukları "kindar" yapması üzerine önlem alan Roma belediyesi başkanı Errico Tardelli, fabrikaya bizzat baskın yaparak patronu kıskıvrak yakalamış, elleriyle kafasına basıp belediye minibüsüne bindirirken, patronun "bunun intikamını alırım Errico" demesi üzerine, "bakın görüyorsunuz, ne kadar da kindar, balık baştan kokar" demiştir.

Artık siz de karışık kuruyemiş içindeki istenmeyen leblebilerden kurtulabilirsiniz. Rowenta bütün gücüyle bu proje üzerinde çalışıyor. brAun'da çalışmak isterdi ama yeterli ödenek olmadığından gelişmeleri endişeyle izlemekle yetiniyorlar. Rowenta şu anda %60 başarıya ulaştı. Bu başarı, kuruyemiş yiyenler arasında bir leblebi sever olması durumunda %90'lara kadar çıkıyor. Rowenta, ürünün beta versiyonunu piyasaya sürdü. Beta versiyonu, yeme-içme ve barınma ihtiyaçlarını giderip, leblebi ihtiyacını da karşılarsanız, bir leblebi severi de yanında bedava almanıza olanak tanıyor.
''Elektrik telleri yazın genleşir ve uzar'' derdi elektrik hocamız. ''bundandır o güzel yaz günlerinin sıcağında hafif sarkmaları.'' Hocamızın rakı saati gelmişti, bir an masanın altına girip bir fırt çekip devam etti: ''Kışın ise soğuktan sıkılaşır ve kısalır ki, karlı kış gecelerinde sobalı evlerimizde kestane patlatırken bu sıkılaşma ve kısalma daha bir seyredilir olur.'' Tekrar masa altı ve bir fırt daha. Aynı anda ben de sıranın altına sinip kanyağımdan bir fırt çekiyorum. Lise hayatı devam edip gidiyordu bu şekilde.
Evet, birçok araç gereç, teknolojik ıvır zıvır bize zaman kazandırıyor, ama hayatımızı uzatmıyor. Özümsenmiş, saflaşmaya doğru giden hayat, bunun gerçekleşmesi için eyleme dönük pasif çabalar. Aslında bize hız kazandıran bütün bu ıvır zıvır ömrümüzü uzatmıyor, aksine kısaltıyor. Hızın kazandırdığı kadarı, belki de fazlası, ömrümüzün giden kısmı.
Sıcak yaz günleri, Pazar öğle sonraları. Ya evden çıkıp kalabalığa karışıp alabalık olacaktım, ya da duvarlara nemli uzuvlarla kök salmış sürüngen. Beni evde tutmak için bol malzeme vardı, her zaman da olmuştu. Ama ben kendimi evde tutabilmek/avutabilmek için bu kadar malzeme toplarken bir taraftan da bu topladıklarımın gözümdeki değerini düşürüyordum. Bile bile bunu yapıyordum. Bu kanlı kısırdöngüden çıkamayacağımı bile bile, beynimin kıvrımları arasında gezinen uğursuz, karanlık, hayata neşe katıp güzelleştiren ne varsa kurutan şey. Beni, çıldırmadan hayatta tutmayı başarıyor, öbür taraftan da normalleşmeme izin vermiyordu. Sanki keskin bir çelik telin üzerinde dengedeydim. Kasvetli, kederli, mutsuz, bezgin ve içi geçmiş; artık her şeye kayıtsız, heyecansız ve yalnız.
Hastaneleri, hapishaneleri, mezarlıkları geziyor, ruhumun açlığını giderecek bir şeyler arıyordum. Ölmek üzere olan hastalarla göz göze geliyor, cenaze törenlerine katılıyor, herkes gittikten sonra kendimden bahsediyordum. Ölüler bulunduğum durumu anlayacak durumda gibiydiler. İğrenç, rahatsız edici bir solucan gibi nezih insanların arasına karışıyor, onları acımayla karışık sonu gelmez bir nefret duygusuyla izliyordum. Hep iyi bir izleyici olmuştum. Birileri bunun farkına varsaydı ödüllendirilebilirdim belki de. Ve ölesiye nefret ettiğim insanların, alışkanlıkların, konforun müdavimlerinden olabilirdim. Çünkü ben aslında kendimden nefret ediyordum. Bu o kadar güçlü bir nefretti ki, aynı zamanda bana bunu saklayacak, buna dayanacak gücü de veriyordu. –Remember Tomorrow –İron Maiden- level atlamış bir zombiydim belki de. Üstinsan modeline ulaşmayı başarmış bir zombi.
Hayatı, insanları, evreni algılama şeklim hep farklı olmuştu. Baktığımda, elimi atsam karşımdaki şeyi parçalayabileceğimi hissediyordum ama bunu bilmekten de derin bir utanç duyuyordum. Utancım yeteneğimi zamanla bastırıp, hayata tutunabileceğim bu dalı tamamen kuruttu. Yüzükten vazgeçemediği için Gollum’a dönüşen bir hobbit. Nefis betimlemeler yapabilirdim oysa. Ama birilerini bundan mahrum bırakmak derinden gelen bir keyif veriyordu. Hastalıklı, sapkın, dengesiz ve yenilgiyi kabullenmiş biriydim.
Ölmeden kendimle hesabımı kesebilmeyi isterdim ama olanaksız olduğunu anlamıştım. Birileriyle, bir şeylerle derin bir yüzleşme/hesaplaşma yaşayacağıma emindim artık. Büyük ihtimalle ölümümden sonra olacaktı.
Bunu Beklemiyorduk:
Mumları üflemişti ki, ki 30 küsur mum bir anda sönüverince nefesinin ne kadar kuvvetli olduğundan bahsedip gülüşmüştük. İçeri O girdi. Pastayı kesmek isteyen kızı yana ittirip cebinden bir ustura çıkardı. Küçük, güzel bir dilim kesip, doğum gününü kutladığımız arkadaşa yedirdi. Pasta, arkadaşımızın dilinde yumuşacık, nefis bir etki bırakıp mideye inmek üzereyken, yeni gelen arkadaş bu eyleme izin vermeyip, elindeki usturayla doğum günü adamımızın gırtlağını kesiverdi. Kanla karışık, çiğnenmiş pasta karşısında durmakta olan sevgilisinin yüzüne sıvandı. Şok ve dehşet içindeydik. (İlham'ın alındığı yer: 'Eastern Promises')
...........................
Serhan Ada: 2000 yılında Jean Nouvel’la yaptığınız röportajda Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri için: “New York’un ruhunu en radikal biçim: dikey formda yansıttıyor, kuleler iki delikli kart (punch tape) gibi gözüküyor, birbirlerinin klonları. Şehrin bittiği yer ama çok iyi bir son oluşturuyor. Mimarisi hem bitiş olduğunu hem de bitişin başarıyla sonuçlandığını söylüyor.” demiştiniz. O zaman mimari çevrelerin buna tepkisi nasıl oldu?
............................
http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=13491
J.Baudrillard bu tuhaf ve karanlık yorumu, kuleler indirilmeden önce yapıyor, 2000 yılında.
‘Kafadan sakat olma halim’ şimdiki zaman, -yorum, -yorsun, -yor takılı, takıntılı bir halde, KBB’cıya görünmek için numara aldım sağlık ocağından. ‘’Öyle bir bölümümüz yok’’ dedi, usta işi hemşire. ‘’Hem bana kalırsa önce akıl sağlığınızı kontrol ettirmelisiniz’’. Titreyen kolumu umursamadan sallayıp cevapladım: ‘’Tamamen haklısın’’. Numaramı havaya attım. Benden sonra gelen onlarca ihtiyar kapmak için yükseldi. Sanırsın NBA finalinde başlama atışına çıkan pivotlar. Çıkarken dikkatimi çekti: Sağlık ocağının uzun koridoru boyunca çivi yazılarıyla bir şeyler yazıyordu. Öyle değilmiş. Buraya şifa bulmaya gelen ihtiyarların her biri burada ölürse, onun adına bir uzun çentik atılırmış duvara. Törenler eşliğinde helvası yenir, elbiseleri, cüzdanı, bedeni vs. yağmalanırmış peşi sıra. Bu yüzden dış kapının etrafında uğursuz ölü seviciler beklermiş.

Taşrada Zaman:
Dijital fotoğraf makinem elimde, yolumuzun az dışındaki bu köye uğruyoruz. Köy evleri, zaruri ihtiyaçların giderilebildiğini –ancak- gösteren, köye gelişigüzel yayılmış araç-gereç, vasıta, el yapımı iş gören parçalar, kavruk yüzlü yaşlılar, evren kurulalı beri bu olağandışı oluşumu kanıksamış insanlar. Güngörmüşlük bu olsa gerek. Onlardan çok önce bu yerlerde, aynı topraklarda yaşamış medeniyetlere methiyeler düzerken, bu insanları görmezden gelmek tuhaf ve acı verici. Küçük bir çocuk, elinde kuru ekmek derme çatma evin kapısından bana bakmakta. İlginç bir fotoğraf yakalama umuduyla makinemi siyah-beyaza alıp deklanşöre basmak üzereyken annesi çocuğu içeri çekip söyleniyor: ‘’Sizin küçük burjuva tatminsizliklerinize, basit oyalanmalarınıza alet olmayacağız. Bu şekilde değil, asla!’’
Atını da sahibi ile beraber gömecektik. Atını çok severdi ve böyle olmasını isterdi. Büyükçe bir mezar kazdık. Sahibi ölü olduğundan gömülmesi kolay olacaktı. Ama atı diri diri gömemezdik. Nasıl öldürebiliriz diye tartışırken Ferit Edgü geldi, elinde bir tabanca, önce atı vurdu, sonra kendini. Mezarı biraz daha büyütmek gerekecekti.
Cinayet mahalline dönmeye çalışırken kaybolan şaşkın katil. Başka bir binaya dalar. Maktulun hala orada olduğunu ve tuhaf bir istekle kendini beklediğini düşünmektedir. Katil kurbanla bir kez daha –deneyim kazanmış olarak- birleşmek/katarsis ister. Yanlış yerde olduğunu bilmeden heyecanla merdivenleri çıkar. Kapının aralık olduğunu düşünmektedir. Yanlış yerde olduğunu anlar. O an bir kez daha ve belki de olması gerektiği gibi yaşayamayacağı bu eşsiz deneyimin eksikliğiyle kendini merdiven boşluğundan aşağı bırakır. Kapıcının köpeği ölmüş katilin başını koklar, yere yayılmakta olan kanını yalar. Öksürüp yattığı yere döner.
Kaza olduğunda ikimiz de arka koltuktaydık; ben ve karpuzum. Sallantı esnasında elimden fırlayıp ön cama fırladı ve parçalandı. Dışarıdan bakıldığında -dışardan bakan insan için feci bir yanılsama- dehşet görünüyordu. Dışarı saatler sonra -keyfi olarak oturmuş şöförle çene çalıyordum- çıktığımızda ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleriyle akrabalarımız gördüklerine inanamamışlardı. Olan karpuza olmuştu. Crash Cours On Brain Surgery..
Bu, bu bir ''kaçış hali'' İftar çadırında cinayet. Bedenimi yerleştirebileceğim hayatıma geçici olarak da olsa anlam katabileceğim bir duruş yeri olarak -çıldırmamı geciktirecek bir yer- iftar çadırı kuyruğuna girmeye karar verdim. Sıra bana geldikçe arkalara geçiyordum. Bir çocuk saflığıyla, coşku dolu kıpırdanmalarla kuyruk iyice azalınca fark ettim ki, amaç karın doyurmakmış. Kuyruk bittiğinde tek başıma kalmıştım. Etrafımda benimkine benzer bir amacı benimseyen kimse yoktu.
Foucault's Pendulum (fuko sarkaçı) seyrederken dalıp hipnotize olan müze ziyaretçileri kendilerine geldiklerinde herşeylerinin çalındığını fark ettiler. Fark etme eyleminde bayağı zorlandılar,çünkü sarkaç akıllarını almıştı.