19/4/2009 - UZUN SIKINTI
Yaklaşık 200 yıldır Cumartesi geceleri eğlenmek için seçilir olmuşken, onun bunu umursamaması akıl alır bir şey değildi. Hummalı bir hastanın ölümüne yakın yaşama coşkusuyla dolmasına benzer bir ruh haliyle romanının 1678. sayfasını bitirmeye çalışıyordu. Aklındakileri unutmamak için, içinden de kendine küfürler savurarak kafasındakileri birbirine eklemlemeye çalışıyor, bunu yaparken de bunları okuyacak olanların kendi hakkında ne düşüneceklerini çok merak ediyordu. Bu hiç gerçekleşmeyecek olan çocuksu düşünü bir kenara bırakıp son yazdığı sayfaya göz gezdirecek olsaydık şunları okuyor olacaktık: Bölüm 41: Şüphenin Labirentinde Gönüllü Kalıcılık “Arnold Layne” dinliyorlardı. Zaman hiç geçmesin istiyorlardı. “Çamurlu çukura düşmüş yaralı tavşanı çıkarmak için” dedi Z., “Dışarı çıkmalıyım”. Kendilerinde değillerdi. Yalpalayarak dış kapıya yürüdü. Sürekli içmenin monotonluğunda çırpınan kelebek kurtulup kanatlanabilseydi sırtında onu da taşıyacaktı, mutluluk fışkıran topraklara. Kapı içerden kitliydi ve yandaki kanepede yatmakta olan M., “Kapılar hep kitlidir bu durumlarda, manevi yolculuğumuza sekte vurmasın diye fiziksel varlığımız, bunu bilmiyor musun Z?” dedi. Tekrar dalarken uykuya, elinden düşen yarısı yenmiş uykuluğun eşliğinde. Z duvardaki asil at resmine bakıp ağlamaya başladı birden. Avuçlarının içini resmin yanlarına yaslayıp atın gözlerinin içine baka baka, labirentteki isteksiz fareler gibi, çıkamayacağını bile bile, çırpınmanın hayatta olduğunun ispatı anlamına geldiğini kendine zorla kabul ettirerek. Belki de romanı çok önce bitmişti de, tepeleme yazmaya devam ediyordu. Yeteneksizliğini ısrarla dövüp, dıştaki o çelik zarı, yaratıcılığı ile arasındaki demir perdeleri yırtarak kendiyle buluşmak için. Bu körleme iyimser kahredici çabanın karşılıksız kalmasını aklının ucuna dahi getirmeden yazmak. Bu duygudan uzaklaşmak için olabildiğince anlamsız şeyleri birleştirmek. Ondan bahsetmek, onun acıklı halinden, yazdıklarından alıntılar yapmak, bu satırların yazarının da acımasız, alçak ve en az onun kadar yeteneksiz olduğu anlamına da geliyor olabilir miydi? Ondan daha çokça bahsedecek olmamız, bu kısır, yavan serüvende kendinizi yalnız ve sıkıntılı hissetmeniz dışında size ne katacak bilinemezken, bunu umursamaz bir şekilde masadan kalktı. Tıpkı bizim gibi O da izlendiğini, yaptığı her şeyin bilindiğini bilmiyordu. Üzerimizde küçümseyici gülümsemeler uçuşurken bundan daha fazla bahsetmek gülünçlüğümüzü arttırmaktan başka bir işe yaramazdı. Bu durumda bu satırların yazarı O ve siz okuyucular arasında bir köprü görevi görme işine gönüllü soyunmuşken, böyle tökezletici ve şevk kırıcı durumlara karşı hazırlıklıydı ve kendinizi güvende hissetmeniz için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. Romanı artık ele avuca gelmez olmuş, haşarı bir genç gibi aklının dikine gidiyor, yazarımız yazarken kendini bambaşka yerlerde buluyordu. Bunun ona aynı zamanda tuhaf bir haz verdiğini, yaratıcılığının çeperlerinin genişlediğini sandığını söyleyebiliriz. Zamanınızı ayırmaya değmeyecek bir şey üzerinde aylarca uğraşıyor olması –yaklaşık 20 ay- azıcık da olsa okunmayı hak ettiği anlamına gelir miydi? Şeytan ne kadar masum olabilirse bu soru da o kadar masumane olabilir denilebilir mi? Bu küçük ricamı kırmayacağınızı düşünmek isterim şu ana kadar ki tanışıklığımızın hatrına. Evet, haklısınız; yazdıklarından bolca alıntı yapacağım fikirlerinizin olgunlaşması adına. Samimi işbirliğimizin meyve vereceğini haşarı bir çocuk iyimserliği ile ümit ederken, şu an uyumakta olan yazarımızın müsveddelerini toparlamak için aranızdan ayrılıyorum geçici olarak. “Yırtıcı yanım, kalanımı parçalamak, ölü olarak ele geçirmek ve ümitsizce bir çabayla medeni yenilenmeye gitmek için sabırsızlanıyordu. Cennetin hizmetçileri için de eşitlik! Efendi köle birbirinin içinde eriyip bütünleştiğinde ancak, sisteme müdahale etmek vahşetine katlanabilir ancak.” Z sayıklama ile sabuklama arasında koşaduran, ikisi de birbirinden önemliymiş gibi görünürken, vardığı yerden pişman olup, derin bir kederle, terlemeyle, tekinsiz bir pişmanlıkla öbür yere meyleden bir amok koşucusu kadar uğursuz ve acınası halde görünüyordu. Su bulunabilir miydi? Öğle treni ile gelecek kişi, beklenen yerin kuru, çorak toprağına çöken Temmuz sıcağının da etkisiyle nefret edilen birine dönüşmüş diyebilirdik. Ne kadar masum ve sevimli olsa da, bu ihtimali barındırsa da, şu an bu ter fışkıran yerde onu sıkıntıyla beklemek, hayatın ortalama değerini eksilten geçmeyecekmiş gibi gelen anı yaşamak, beklenen kişi için talihsiz bir durumdu elbette. Tam da polis şefi emekli olup silahını teslim ettiği gün, öğle treni ile gelecek olan belalısı beklemeyi istemek adamlarına düşerdi. Şef son gününü resmi olarak doldurmadığı için gitmek ya da kaçmak istemedi. Silahını geri alıp beline taktı. Korkuyla terlemesi, çektiği sırt ağrısına eklenen minik acılar ve karanlık düşüncelerin birleşiminden doğan şirince büyüklük; sırtındaki bu koca yük. Belki de ölmek, öldürülmek, sırtındaki koca yükten kurtulup huzur içinde birkaç saniye de olsa gökyüzünü seyredip dünyaya veda etmek istiyordu. Bu duygularla üstündeki tüm kahramanlık kisvesini nefretle fırlatıp atarak, silahını da tekrar geri vererek neşeyle istasyona doğru yürümeye başladı. Pazar günü için fazla hızlıydı. Zaman ağır ağır akarken, tere, toza, kire, sıcağa bulaşmışken bu nedensiz coşku, tüm yeknesak duruşlarıyla seyredenlerin belleklerinde angarya bir meraka yol açıyor, bu da yürümekte olan şefimize haklı bir gurur veriyordu. Beklenen kişi adamları tarafından karşılanmayı beklerken şefin de oraya kadar gelmesi şaşkınlık yarattı istasyonda da. Beklenenin adamlarından biri tabancasını çıkardığında engelledi hemen, daha tecrübeli olan beriki. Tren, sıcağın ağırlaştırıp diz seviyesine çektiği çekilmez zam-anı yararak ağırca girdi istasyona. İnenler mutlu gözüküyorlardı. Biraz sonra onlar da bu kasabada yaşayanlar gibi zombi olacaklardı, bu kasabada yaşadıkları süre boyunca. Beklenen kişi trenin penceresinden gördü hasmını/şefi. Gülümseyerek yaklaştı iyice şef beklenenin ineceği basamaklara. Beklenen bu tuhaf duruma şaşırdı önce ve adamlarına sakin olmalarını teskin eden bir el hareketi yaptı. Sarıldı şef beklenene. Hasmı affedilmeyi istediğini sandı önce sonra çabucak kavradı durumu. En az şef kadar zekiydi. Şefe aynı onun gülümsediği gibi gülümserken “Bu kadar kolay olmayacak” dedi. Suratı asıldı şefin. Bütün kurmacaları sessizce yıkılıp beyninin derinliklerinde, tüm neşeyi, taze ümitleri, boy vermeye başlayan huzuru toz duman içinde bıraktı. Beklenen kişi adamları arkasında olduğu halde az uzaklaşmış olduğu yerden şefe dönüp, tüm olanları anlamışçasına bir kahkaha attı. Adamları da ona katıldı peşi sıra, yalakalık ve düzen adına. Ama patronları kadar olaya vakıf olmadıklarından pek bir sırıttı bu gülünç kahkahaları.
|