Deney No - 13 Deney Adı - Tactile Art Denek Adı - Hale Soygazi
Renk: Kelek karpuz. Koku: Kaşkolda kalmış nefes. Dokunsal: Islak mayoyla Renault 12 model arabanın sıcak koltuğuna oturmak. İşitsel: Oyuncak cımbız. Tat: Sıcak oklava.
Tarkovski’nin son filmi. Yaralı bir sürüngen gibi ağır hareket eden kamera. Sanki zamana, insanlara, olaylara tanıklık ediyor. Uğursuz bir tanıklık hali. Anlaşılmazlığın, umursamazlığın, kötülüğün, körlüğün, durağanlığın sessizce zıtlarına dönüşmesi üzerine, ağır bir bakış. Uyku, hastalık, sayıklama halinde olmak gibi.
Filmin ortalarında adam şunu anlatır:
“Yıllar önce evlenmeden önce sık sık annemi ziyaret ederdim. Memlekete giderdim. O zamanlar annem hala hayattaydı. Evi küçücük bir kulübeydi.Bir bahçenin ortasındaydı. Küçük bir bahçeydi. Bakımsızdı. Otlar diz boyuydu. Yıllarca ihmal edilmiş bir bahçe. Ve sanırım hiç kimse oraya uğramamıştı bile. Annem ağır hastaydı. Evden çıktığı pek görülmemişti.
Yine de o harap bahçenin ortasında kendine özgü bir güzellik vardı. Şimdi ne olduğunu anlıyorum. Havanın güzel olduğu günlerde çoğu zaman pencerenin kenarına oturur bahçeyi seyrederdi. Pencerenin yanında özel bir koltuğu vardı. Bir keresinde ortalığı düzeltmeye karar verdim. Yani bahçeyi düzeltmeye. Çimenleri kesip otları yakacaktım. Ağaçları budayacaktım. Aslında bütün bahçeyi kendi zevkime göre, kendi ellerimle yeniden düzenlemek istedim. Annemin hoşuna gitsin diye istedim. Tam iki hafta boyunca elimde bahçe makası ve tırpanla toprağı kazdım, kestim, otları ayıkladım ve başka otlar ektim. Burnumu topraktan kaldırmadan çalışıp durdum. İşi en kısa zamanda bitirmek için tüm gücümle çalıştım.
Annemin durumu daha da kötüleşti. Yataktan kalkamaz oldu. Bense onun, pencerenin kenarına oturmasını ve bahçenin yeni halini görmesini istiyordum. Kısacası işimi bitirip her şeyi hazırladıktan sonra üstümü başımı yıkadım. Temiz çamaşır, ceket giydim. Boynuma kravat bile taktım. Sonra koltuğa oturup aynı onun yaptığı gibi bahçeyi seyrettim. Ben, orada öylece oturmuş pencereden dışarı bakıyordum. Manzaranın tadını çıkarmaya hazırlanmıştım. Neyse, pencereden dışarı baktığımda gördüğüm şey, başka bir şeydi. Her yerde şiddetin izleri vardı! O doğallık neredeydi? Karşımdaki manzara iğrençti. O güzellik nereye gitmişti?”
Aslında kendinden bahsetmektedir. Bilmenin içindeki boşluğu büyütmekten başka bir işe yaramadığını söylemek istemektedir. Doğal olanı bozmaktan. Bunu aşağıdaki sözlerinden anlarız:
“Yine de içerlediğim bir şey var. Kendimi hayata hazırlamıştım. Daha yüksek bir hayata. Kendi irademle yaptım bunu. Sonunda bütün bunlar bana ayak bağı oldu. Felsefe, din tarihi, estetik okudum.”
Adoration of The Magi - Leonardo Da Vinci
DEUS EX MACHINA
Bebek sahili. Hasta bir sokak köpeği sahilde dolanmakta. Sahiplerinin gezdirdiği ev köpeklerine sırnaşıyor; sahiplerine sırnaşıyor. Hasta, yorgun ve yaşlı.
Aynı yerde bankta sakallı bir adam oturmakta. Köpeğe bakıyor. Kıyıya vuran dalgaların sesi, köpekli, köpeksiz insanların neşeli, coşkulu konuşmalarına karışıyor.
Aynı yerde yine, zengin görünümlü, tombul bir çocuk ter atıyor. Kulağında kulaklık.
SAKALLI ADAM
(Tombul gence, duyamayacağı ve göremeyeceği bir şekilde fısıltıyla)
Dinlediğin “Cirrus Minor” mü?
SAKALLI ADAM
(Önüne dönüp aynı fısıltıyla ve öfkeyle kendi kendine konuşur)
Oysa o parçayı dinlesen böyle iştahlı koşamazsın, biliyor musun? Böyle iştahla yeyip, bu kiloları da almazdın belki. Bildikçe acın artardı. Oysa yıllar önce bıraktım ben bilmeyi, okumayı ve hafızamda tutma isteğini.
Hasta köpek. Önünde ölü balık. Yemiyor. Patisiyle denize doğru itiyor. Ölü balığın suya düşerken çıkardığı sesi duyamıyor, ter atan tombul çocuk. Sakallı adam duyuyor. Yüzündeki acı ifade büyüyor.Köpek ağır adımlarla içeri ağaçlara doğru gidiyor. Sessizce ve kimseye görünmeden kusuyor. Sakallı adam da kalkıyor banktan. Ters tarafa doğru yürüyor Bebek sahili boyunca, yüzünde tarifsiz bir keder. Ter atan çocuk hala orada ve gitmeye niyeti yok. Orada olmanın tadını çıkartıyor.
Çevrimdışı İnsanlık Suçu – Arayışların bittiği yerde gördüm kurşun tabutumu. Hoş bir sürprizdi. Bütün görünmez varlıklar görünür oldu o an. Alkışlayıp, gülümseyerek yaklaştılar pastaya doğru. Mumlara üflediğimde mum alevleri sönmek yerine uçuverdi pek sevdiğim kızın üstüne. Oracıkta yanıverdi kızcağız. Yanık et kokusu iştahımızı arttırmıştı. Sevdiğime ağıtlar yakıp bir taraftan da atıştırdık pastadan ve limonatadan. Tabut onun için olmalıydı.
Bükük Belli Genç – Bir ortopedi uzmanına gitmemekte diretince, zamanın oldukça ağır geçmesi gibi uzun ve acılı bir süreçte büküldü beli. Daha çok gençti oysa. Bıyıkları bile terlememişti. Hoş, bıyıklarını terletecek kadar bir efora da hiç isteği olmamıştı. “Güzel böyle” diyordu. “Masaya oturdum mu bedenimle bütünleşmiş gibi, tek parça gibi duruyor. Böylece daha güzel ve iştahlı yazabiliyorum.”
Çok yaşamadı sonra. Hazırlamıştı kendini, gülerek gitti ölüme. Sadece tabuta düz yatırmakta zorlandık biraz. Kafası hafif dışa taşmış bir şekilde, mezarlığa doğru taşırken tabutunu, sanki nereye gittiğini merak edermiş gibi görünüyordu. Korkanlar da oldu yol boyunca. Bense gittiği yerde yazmak için bolca malzeme bulacağını biliyordum ama okuyamayacak olmak büyük acı veriyordu.
Tekrar Tekrar Tekrar – Tekrarlardan usanmış bir şekilde kameraya bakıp bir sigara yaktı. Onu çok zorluyordu. “Bir kez daha güzelim, lütfen.” Sesinde soğuk ve bencil bir hava vardı yönetmenin. Ben de en az onun kadar tiksiniyordum ondan. Kız, sigarasını yeni yakmış olmasına rağmen sert bir hareketle söndürüp kalktı ve kamera karşısına geçti tekrar. “Ürünle bütünleş, ürünle bütünleş, ürünle bütünleş!” Tiksintim iyice arttı. Ürün, ürün diye bağırıp durduğu gazoz şişelerinden birini kaptığım gibi kafasına geçirdim. Kafası da gazoz şişesi gibi parçalandı. Ürün işe yaramıştı.
Son zamanlarda seyrettiğim filmler ile ilgili görüşlerim:
Dementia 13 (1963) Yön: F.F.COPPOLAOyn: Luana Anders, William Campbell
Coppola’nın ilk filmi. Roger Corman’ın setinde diyalog yazarlığından, devamlılık asistanlığına, dekor yardımcılığından temizlik işçiliğine dek her işi yaptığı sırada, bir Avrupa gezisinde Corman, “Haydi Francis yapabilirsin” der. İrlanda’dadırlar o zaman. Coppola senaryoyu 3 günde yazar. Bu yüzden kötüdür. Siyah beyaz bir korku filmi için ise sıra dışı bir iş çıkarmıştır. Corman’ın B sınıfı filmlerinin tadını fazlasıyla vermiştir. Açılış sekansındaki, radyoda çalan müziğin canlının ölümüne tuhaf bir şekilde eşlik etmesi ve çalmaya devam etmesi ise oldukça etkileyici bir açılıştır ve buna benzer bir sahneyi “Apocalypse Now” filminde kullanacaktır daha sonra. Devasa bir araziye yapılmış şatoyu ve etrafını yansıtmak için alabildiğine alan derinliğini kullanan Coppola, tuhaf geri dönüş sahneleri ve tekinsiz bir ortam yaratmaktaki başarısıyla gelecekte ne olacağının haberini vermiştir ve sadece 24 yaşındadır.
6.5 / 10
Ivan’ın Çocukluğu (1962) Yön: Andrei TARKOVSKYOyn: N.Burlyayev, V.Zubkov
Bu da Tarkovski’nin ilk filmi. 30 yaşında ve aynı sene Coppola 23’ünde henüz ve sırasını bekliyor. (Mukayeseli tarih) Ailesini kaybetmiş 12 yaşında bir çocuğun, 2. Dünya savaşında Alman ordusunun bulunduğu bölgeden istihbarat getirmesi üzerine kurulmuş. Dramatik rüya sahneleri, savaşa bulaşmış bir çocuk için oldukça davetkâr görünüyor ve bu yüzden en tehlikeli görevleri almaktan çekinmiyor. Anlatılanların gerçek olduğunu eklere konan bir belgeselde görüyorsunuz. Tarkovski 4 sene sonra vereceği büyük eseri “Andrey Rublyov”un izlerini önümüze sermeye başlıyor bu ilk denemesi ile.
7 / 10
L’argent (1983) Yön: Robert BRESSONOyn: Christian Patey, V.Risterucci, C.Lang
Bresson’un 82 yaşında çektiği son filmi. O sene Tarkovski ile (Nostalghia) beraber en iyi yönetmen ödülünü paylaşmışlardı. Seyrettiğim ilk Bresson filmi. Son filminden başlamak yorum yapmayı zorlaştırıyor. Yönetmenin o güne dek neler çektiğini görmeden, buraya kadar nasıl geldiğini bilmeden ahkâm kesmek yanlış sanki. Seyirciye oldukça mesafeli bir film. Elimizden çıkan kağıt paranın dolaşımı ile ilgili. Paranın insan hayatını nasıl etkilediğini görmek, dönemin Fransa’sını, bir fotoğrafçı dükkanındaki o zamanki fotoğraf makinelerinin işlevselliğini görmek ilginç.
Japonların iç savaş dönemlerinde, nasıl açlıktan kırıldıklarını, yokluklarla mücadele etmek için nasıl insanlıktan çıktıklarını görmek ve ders almak için kaçırılmaması gereken bir film. Yok olmaya başlayan samuraylık geleneğinin, görevleri yoksul halkı kollamak olan bu savaşçıların, giysileri ve kılıçları için nasıl pisipisine öldürüldüklerini görmek için görmeye değer. Açlık insana her şeyi yaptırır. İhtiyaçlarını basamak basamak gideren insanın vardığı noktayı görmek için de izlenebilir. Dönemine göre cüretkâr bir korku filmi sayılabiliriz.
8 / 10
Eraserhead (1977) Yön: David LYNCHOyn: John Nance, Charlotte Stewart, Allen Joseph
Lynch’in ilk uzun metrajı, 31 yaşında. Bu günkü tuhaflığı aynen o zaman da geçerli. Adıyla alakalı kaderine doğru giden tuhaf bir adam. Her şey çok tuhaf. Elle tutulur “normal” hiç bir şey yok. İnsanlar, mekanlar, sokaklar, davranışlar. Bu tuhaflığın içine Lynch başka bir tuhaflık eklemiş. Karakterin bütün o korkulu bakışlarının, ezikliğinin ve değersizliğinin tersine, karaktere etkileyici ve ne yaptığını bilen bir ses tonu koyarak zıtlığı dengelemiş. Hele o “bebek” ağlaması yok mu, çıldırmamak elde değil.
7 / 10
3.Türle Yakınlaşmalar (1977) Yön: Steven SPIELBERGOyn: Ric.Dreyfuss, Teri Garr,M.Dillon
UFO’ların görünmeye karar verdiği bu günlerde kesinlikle kaçırılmaması gereken bir başyapıt. Problemli ve gündelik sıkıntıların bütün doğallığıyla verildiği, 70’lerde o mekânlarda yaşayanların nasıl sıkıldığını oldukça etkileyici bir şekilde gösteren bir film. İnandırıcılık inanılmaz boyutlarda. Bugün bile pek sırıtmıyor. Büyük Fransız yönetmen F. Truffaut da oynuyor filmde. Yine babasız bir çocuk, başka bir ailedeki karmaşa, kavga, gürültüden bunalan aile reisinin her şeyden vazgeçmeyi göze alması gibi alttan akan bir durum da var, her filminde olduğu gibi.
8.5 / 10
Play It Again, Sam (1972) Yön: Herbert ROSSOyn: Woody Allen, Diane Keaton, T.Roberts
Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim. Gerçekten muhteşem bir komedi. Senaryoyu da Allen yazdığı için fazlasıyla zekice. Allen’ın “Casablanca” filmini seyrederken açılan film, bu filme bol bol gönderme yapmakla kalmıyor adeta karakterlerini, olay örgüsünü içine katıyor. Entelektüel abazan modeline birebir uyuyor karakter. Fazlasıyla iyi.
9 / 10
Badlands (1974) Yön: Terence MALİKOyn: Martin Sheen, Sissy Spacek, Ramon Bieri
Bir başyapıt daha. Malik’in 30 yaşındayken çektiği ilk film. Zaten toplamda 4 filmi var. Fazlasıyla ilginç bir yönetmen. Röportaj vermiyor, fotoğrafları, görüntüsü pek yok. İki filmi arasında geçen süre 20 yıl. Bu filmde kısacık bir rolü var ve adı jenerikte geçmiyor. 1950’ler Amerika’sında yaşanmış bir olaydan yola çıkarak çekilmiş bir film. Nedensiz yere şiddet uygulayan, öldüren bir karakterin bir kıza aşık olup onun için her şeyi yapması üzerine gelişiyor olaylar. Dış ses olarak Sissy Spacek’in ağzından dinliyoruz olayları. Spacek’in, 15 yaşında bir kızın dünyasından yorumlayıp, adamımızın işlediği cinayetleri oyunmuş gibi anlatması fazlasıyla ironik. Görüntü yönetmenliği tek kelime ile kusursuz. Malik de hemen akla Kubrick’i getiriyor, her türlü takıntısı ve mükemmeli araması ile. Ortaya çıkan iş ise tek kelime ile mükemmel.
9 / 10
Revolutionary Road (2008) Yön: Sam MENDESOyn: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet
Döneminde çok okunan, kült olmuş bir romanı uyarlamış Mendes. 1955’de bir banliyö evine (mevcut banliyö treni olgusu nedeniyle Türkiye’de kenar mahalle olarak anlaşılan, esasen şehir dışında oturmaya parası yetenlerin oturduğu yerleri tanımlamakta kullanılan terim...-ekşisözlük) yerleşen genç çiftin yükselirken düşüşü üzerine. Savaş sonrası filizlenmeye başlayan kapitalizmin ilk denekleri, kurbanları olan bu insanların durumunu görmek için kaçırılmaması gereken bir film. Dönemi çok iyi yansıtmışlar her anlamda. Hollywood sinemasında banliyö mekânlar meşhurdur, bilen bilir. “Buz Fırtınası”, “Örümcek Adam”, “Big Fish”, “Pleasantville” gibi filmler bu yerlerde geçer ve mekânlara fazlasıyla vurgu yapılır. İzole ortam olmalarının orada yaşayan insanlar üzerindeki etkisi, yabancılaşma, şehrin kalabalığından kurtulmuş olmanın verdiği huzurla, yeni tatminsizliklerin birbirine karışması, çılgınca şeyler deneme isteği (bkz: Buz Fırtınası) Filmde özellikle bir karakter var ki, sahnelerinde diğerlerini ezip geçiyor: Michael Shannon. Bu adama dikkat. Henüz 35 yaşında ve müthiş bir oyuncu. William Friedkin’in “Bug” filminde çok zorlu bir başrolün altından kalkabilmişti. Bu filmde de kendini fazlasıyla parlatmış. Mendes bence iyi bir yönetmen ama bu filmde biraz sönük kalmış.
Taş zemine atılmış kilimin üstünde uyumakta olan fakir, yarı-bilgenin ayağına takılır. Fakirin rüya alemindeki bütün camdan labirentleri tuz buz olur. Yarı-bilgenin de uyuşuk beynindeki bütün çıkmaz yollar silinir. Birbirlerine muhtaçtırlar artık. Kendileri için yaratıldığını düşündükleri suni evrende yürümeyi sürdürürler. Nereye kadar? Saçmalık uzar gider, tahammül edilemeyecek bir noktada yerini huzura bırakır.