kalem oynatan ile ayı oynatanın buluştuğu yer...

28/4/2008 - STRANGE DAYS

- Bu tıkırtılar, devrimin ayak sesleri mi?

- Faredir o Edip. Gecenin bir yarısı ne devrimi, yat zıbar.

 

- Rüyamda Bakunin’i gördüm, yatağımızda uyuyordu.

- Bütün gün, bu soysuz sopsuz, saçlı sakallı adamların saçmalıklarıyla vakit öldürsen rüyana da girer, yatağına da girer, gün gelir koynuna da girer. Hayvansın Edip.

 

- Bazen Che gibi, kırsala çıkayım diyorum, halkımı örgütleyeyim, devrime hazırlayayım. Ne dersin hayatım?

- Allah belanı versin Edip derim, ne diyeyim.

 

 

- Bugün 1 Mayıs hayatım. Taksim'e inesim var. Devrimci arkadaşlarla kucaklaşma arzusundayım.

- I-ıh olmaz Edip. Önce o tabaktakiler yenecek. Sonra da öğle uykusuna yatacaksın.       

 

(-Edip ile devrim- maceraları devam edebilir)

 

Bakunin

 

Bu yazım nasıl silinmişse, şimdi fark ettim ve geri yükledim. Oysa en sevdiğim yazılardan biriydi. Çalan, çırpan ve karıştıranları buradan kınıyorum.

 

Ayrıca 'Artık Herkes Daha Huzurlu' yazımın da silindiğini şimdi fark ettim. Yorum yapanlardan özür dilerim ama bu benim yaptığım bir şey değildi. İyi ki bir yere web sayfası olarak kaydetmişim. Kaydetmeseydim de çok şey değişir miydi ki?

 

Yüksek sesle sert müzik dinlemekten, çocuk denilebilecek yaşta, kulak kiri basmıştı beyninin her yanını ve bu O’nu gerçek anlamda hasta etmişti. 3 gün yattıktan sonra bir KBB’cıya gitmeyi akıl etti. Bir gün önce annesi Yenimahalle Sigorta Hastanesine götürmüştü ama o kadar kalabalıktı ki annesini geride bırakıp eve kaçmıştı. Dışarıda pek fazla duramıyor, bunalıyordu. Açık hava hiç yaramıyordu. Güneş, tatlı rüzgâr, denizin parıltısı ve daha birçok insana yaşama sevinci veren şey… Trende gerisin geri dönerken Pink Floyd’un birkaç parçasını tekrar dinlemek için yanıp tutuşuyordu. Daha 15 yaşındaydı, bol sivilceli, kısa boylu, sevimsiz bir çocuk. Bol kompleks, bol nefretin içinde bir tatlı kaşığı sevgi serpiştirilmiş, bir tatlı kaşığı. Pek konuşmazdı, isteseydi de O’nun konuşmak isteyeceği şeyleri konuşmak isteyen, bilen birileri hiç etrafında olmadı. Mezarlıklara gitmeyi, orada mırıldanmayı severdi. Özellikle yağmurlu, soğuk akşamüstleri, akşam ezanı okunmaya yakın. Kimsenin dışarı çıkamadığı karlı bir akşamüstü –şu meşhur 87 İstanbul kışı- 20 dakikalık yol yürüyüp, walkmanında Doors –Riders On The Storm-  mezarlığa bembeyaz ulaşmış, ağlayarak tuhaf, belki de değersiz sırlarını 32 yaşında ölen bir kadının mezarına çöküp anlatmış, anlattıkça kendinden geçmişti. Kolları dirseklerine kadar kadının yattığı toprağa gömülü olduğu halde kendine gelmişti. Biraz daha öyle dursaydı tatlı bir ölüm O’nu bekliyor olacaktı. Ölmek için daha güzel bir zaman ve mekân olamazdı belki de.

 

KBB’cı hala kulakları temizliyor, bu kadar uzun süreceğini düşünmüyordu.

 

— Hiç bu kadar kulak kiri görmemiştim daha önce.

— Meslek yaşantınız boyunca, burada mı? Buraya gelmeye parası yetmeyenlerin arasından yüzlercesi çıkar.

— Beni onlara götürür müsün?

— Bu bir dönüşümün işareti ise, evet.

— Evet, bu bir dönüşümün işareti.

 

 

O önlerinde, doktor ve asistanı çamurlu ve dar sokaklara daldılar. Tuhaf, tatlı ve terletici bir yokuş onları bekliyordu. Yokuşu adımladıkça, yol daha bir daralıyor, umutlar azalıyor, yorgunluk artıyor ve boğucu bir ter kokusu havaya yayılıyordu. Havayı dağıtmak adına doktor kulağına bir şey fısıldadı: ‘‘Sana bir meslek sırrı vereyim. Barış Manço’nun niye saçları uzun? Çünkü kulakları yok.’’ Doktor yokuşun yarısına kadar dayanabilmiş, kafayı yemişti. Asistan kız ise çoktan sıvışmıştı. Gizli bir el, kulak kirlerine dokunulmasını istemiyordu. Doktor sırılsıklam kaldırıma çöküp bir Kent yaktı. İki nefes çekip mırıldandı: ‘’Beni buraya göm. İleri gidemezsem, geri de dönemem. Beni Araf’ta canlı bırakma. Beni bu serum lastiğiyle boğ ve buraya göm.’’ Çok sıcaktı ve doktorun kulakları akıyordu. Balmumu kıvamında kulak kiri ve bütün temizlediği kulakların kiri akmaya başlamıştı yokuştan aşağı doğru. Kaçabilen canını kurtarıyordu. Artık nefes almıyordu. Gözlerini kapatarak dudağındaki kaliteli sigarayı alıp birkaç nefes çekti. Sanki artık her şey daha bir katlanılırdı. Tepeye varabilirse O’nu bir aşk caddesi, caddenin en güzel yerinde de bir Whisky Bar bekliyor olacaktı. (Not to touch the Earth)

 

Kafayı yemiş manyak adamların ve onların koltuk altlarına girmiş zeki ve güzel kızların arasından sıyrılıp sahneye doğru yaklaştı. Kendinden geçmiş genç bir adam şarkı söylüyordu: Kertenkele Kral. Ucla Sinema Okulundan mezun olmuştu ve okul arkadaşları Coppola ve Lucas gibi yönetmen olmayı seçmemişti. O’nu gördüğüne hala inanamıyordu.

 

Kulaklarında ‘‘Summer’s Almost Gone’’ın tatlı melodisi, gözlerini tuhaf bir beyazlığa açtı birdenbire. Soğuktan titremesine rağmen içine ılık bir yaşama isteği akıyor, bu da O’nu şimdilik canlı tutuyordu. Genç yaşta ölmüş kadının mezarına kapaklanmış bir halde gözlerini açtığında bunlar oluyordu dünyasında. Ve yaşadıklarını paylaşacak birileri yoktu henüz etrafında.

 

Bir İspanyol karavanında, yaşlı bir ayyaşın güzel karısının kollarında aşkı ve coşkuyu düşlerken yaşlanmak ve iki onyıl sonra karavandan çıkıp aynı mezarlığa dönmek ve karavandaki o güzel kadını o kapaklandığı mezarda yatıyor bulmak kadar da acı verici bir şey olamazdı belki de.

 

 

Yorum yaz!

2008-04-28 14:55:07 - eskiler

Yazan: tursusuyu
hayaliduman
eğer bir kitap yazacak olsaydın bu senden kopanları bir arada tutmak için,inansevenin,sana inanan peşinden gelecek adamlar olurdu bide düşmanların..çünkü düz yazıyorsun ve tam bir durum anlatıyorsun bazen içinde çok eksik varmış gibi gelio bazende tamamen tam,yani bigün hayranın bigün
düşmanınım..

düşünürsek tüm yazılanları değişik bi yönsün ama bütüne yanaşmadan diğer kardeşlerini horgörmüyorsun ama artistsin..anlamadıysan anlarım çünkü bende yazmadan ne demek istediğimi tam anlayamıyorum bidebaşkası bişey derse uuu işler daa da bi zorlaşıyor.

eyy sulu turşu değişik tabaka en ii günler geceler sana..

*****************************************************************

payitaht
Bilinçaltında yarattığın evrenlerin dışavurumu neden bu kadar güzel oluyor ki? Yazan sen misin yoksa bir başkası mı? İçindeki piçlere selam olsun..

Not: Barış Manço'nun kulakları konusunda hemfikiriz ve ben Barış Manço'yu çok severim...
Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Taş zemine atılmış kilimin üstünde uyumakta olan fakir, yarı-bilgenin ayağına takılır. Fakirin rüya alemindeki bütün camdan labirentleri tuz buz olur. Yarı-bilgenin de uyuşuk beynindeki bütün çıkmaz yollar silinir. Birbirlerine muhtaçtırlar artık. Kendileri için yaratıldığını düşündükleri suni evrende yürümeyi sürdürürler. Nereye kadar? Saçmalık uzar gider, tahammül edilemeyecek bir noktada yerini huzura bırakır.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
yoket8
dilsizmutercim
bilogger
jeshem
micheck