<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/4D2qcbu26gs?version=3"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/4D2qcbu26gs?version=3" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="390"></object>
Rüzgarın titrettiği bir çam ağacının dalları arasından bir kreşin belli belirsiz adını okumaya çalıştı. 5 yaşlarında bir çocuk ana okulunun yola bakan kapalı pencerelerinden birinin perdesini aralamış dışarıyı seyrediyordu. Çocuğun yüzünde kendisininkine benzer bir mutsuzluk ifadesi gördü. Belki annesini özlüyor, gelmesini bekliyordu. Kendisi de onun yanında olup, aynı onun gibi elleri çenesindeyken annesini beklemeyi ve özlemeyi düşledi. Onun kadar saf ve günahsız olmayı istedi. Ama bunun imkansız olduğunu bilmek ve değiştirilemeyecek gerçekler, ruhundaki kötü tarafı ortaya çıkartıp yüreğini bir kez daha kararttı. Aynı pencereden bu küçük çocuğun cinayetleri üstlenip kendini temize çıkarmasını zevkle seyrederken, annesi içerdeki odalardan birinden elinde bir tabak sıcak ayçöreği ve sütle geliyor, başını şefkatle okşuyordu. Küçük çocukla gözgöze geldiğinde, gerçekleri değiştirmeye gücü yetmeyen bir mavi sigara dumanı gibi dağıldı aklından geçen düşünceler. Aklından geçenleri sezmişçesine bakan çocuktan utandı. Bir kadının, küçük çocuğu koltuk altlarından tutup kaldırmasıyla, bacaklarının olmadığını görünce utancı daha da arttı.
Sinirle kanalı değiştirip Fransızca bir şarkının çaldığı kanalda kalarak, müziğin tatlı namelerine kendini salıverdi. Bir zamanlar yazıştığı Fransız kız Catherine’ni acıyla hatırlayıp mektuplarını döşeğinin altından özenle çıkarıp tarih sırasına göre önüne dizdi. 1988’den 1994’e kadar, 19 tane mektup ve kızın soluk güzelliğinin bütünüyle yansıtıldığı fotoğraflar ve ilginç, karmaşık, karanlık kartpostallar. Genç kızlığından, son mektubunda da müjdelediği gibi intiharına kadar geçen 6 yılda zamanın yaraladığı, kanattığı, sıkıp özünü çıkardığı bir yüreğin kronolojisi. Bu intihardan içten içe suçluluk duymuyor da değildi. İlk mektupla beraber uzun uzadıya yazmaya başladığı karanlık düşünceleri, insanın hayat karşısındaki yenilgisini yüceltmesi, kızın körpe beynini kavurmuş, henüz soğuk cehennemini ateşler içinde bırakmıştı. İlk zamanlar kızın yazdığı mektuplarda gitgide daha çok kendi gibi düşünmeye başladığını görüyor, bundan tarifsiz bir haz alıyordu. Ama ileriki yıllarda kıza yeni bir şeyler yazacak coşkusu kalmamış, kız da çoktan kendi özgün fikirlerini kazanmış, bir karanlıklar prensesine dönüşmüştü. Son yıllarda bu gelgitlerden iyice sıkılmış, okuduğu mektuplar kendini aynada seyrediyormuş hissi uyandırmış, bundan nefret etmeye başlamıştı. Bir akrebin diğer akrebe tahammül edememesi kadar doğallaşmıştı içindeki nefret. Kızın kendini öldüreceği besbelliydi artık; ama bunu umursadığı da yoktu. Söyleyeceğini söylediğini biliyor, ölümcül bir yarayı daha da deşmemek adına son mektuplarında havadan sudan şeylerden bahsediyordu. Kız, son mektubunda genç adamın başına bir şey gelmemesi için bütün mektuplarını yaktığını yazıyor, sonsuza kadar süreceğini umduğu harika yerleri görürken, kendine bu mektupların kılavuzluk yapacağından bahsediyordu. Bir önceki mektubunda da, sol alt köşede küçücük harflerle “mektupların gidiş biletlerim olacak,” diye yazmış; İbrahim bu mektubu okurken içinden çıkan resimde güzel Fransız kız sanki aynı cümleyi güzel gözleriyle tatlı tatlı kulağına fısıldamıştı. Son mektuptan sonra hayatta olduğunun habercisi bir mektubu umutla beklemiş, aradan 1 yıl kadar geçtikten sonra öldüğüne kendini inandırmıştı. Bu süre içinde duyduğu ağır suçluluk duygusu günden güne tükenmiş; öldüğünden iyice emin olduğu gün yerini acı bir coşkuya bırakmıştı. Ölmüş olmasına rağmen bir yerlerde hala yüreğinin attığını hissediyor, beyninin derinliklerinden dışarı fışkıran çılgın, coşkulu, sapkın, parçalayıcı ruh hallerini bütün içtenliğiyle mektuplarında kıza açtığı için pişmanlık duyuyordu. Kızın içten içe atmaya devam eden yüreği, genç adamın karanlık ruhundan beslenip bilinmeyene tutulmuş bir aynaydı artık kendisi için.
Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”sinden birbirlerine sık sık alıntılar yaptıkları bölümlerden birine takıldı gözü:
“Ölmüştü. Sonsuza dek mi? Kim bilir? Şüphesiz, dinsel inançlar kadar ispritizma deneyleri de, ruhun ölümden sonra yaşamaya devam ettiğine dair kanıt gösteremiyor. Söyleyebileceğimiz tek şeyin, sanki bu hayata, önceki bir hayatta yüklenilmiş görevlerle adım atmışız gibi olup bittiği, yeryüzündeki yaşama koşullarımızda, iyilik yapmayı, incelikli, hatta terbiyeli davranmayı görev bilmemiz için hiçbir neden yok; aynı şekilde, ateist sanatçının örneğin ancak adının Vermeer olduğu bilinen, tanınmamaya mahkum bir sanatçının onca ustalık ve incelikle yaptığı o sarı duvar parçası gibi bir ayrıntıyı, ne kadar hayranlık uyandıracağı, kurtlar tarafından kemirilmiş bedeni açısından hiçbir önem taşımayacak olan bir ayrıntıyı yirmi kere baştan ele almayı görev sayması için de bir sebep yok. Şimdiki hayatta yaptırımı olmayan bütün bu görevler, iyilik, titizlik, fedakarlık temelleri üzerine kurulmuş, bizim dünyamızdan tamamen farklı, başka bir aleme aitmiş gibi görünmekte; belki de içinden çıkıp dünyamıza ayak bastığımız o aleme geri döneceğiz ve yeniden, kimin eseri olduğunu bilmeden, öyle öğretildiği için itaat ettiğimiz o bilinmez yasaların, her türlü derin zihinsel çalışmanın bizi yaklaştırdığı, sadece aptallar için –o da belki- görünmez olan yasaların hakimiyeti altında yaşayacağız...”
ÇUKUR'dan Uzun 2000'li yıllardan...
<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/kEj3FloAQQM?version=3"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/kEj3FloAQQM?version=3" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="390"></object>
yapay şiddetin sınır tanımazlığı ve meşru görülmesi, aslına çılgınca öykünmesindendir. bir kopya olarak, hiçbir zaman gerçek/doğal şiddet gibi olamayacak olması onu delirtir. yani gerçeğin sınırlarından içeri giremeyen yapay/kurgu şiddet, yüksek duvarların ardında her türlü sapkınlığı deneyerek kendinden geçer. umut edelim ki içeri girmeye çalışmasın. gerçeğin sınırlarının içine girdiği anda bütün kanunlar da yıkılmış olacaktır. belki de alınacak olan bir savaş kararı bu çıldırtıcı suni şiddetten de beslenerek hayata geçecektir. artık kitap rafları demeyelim. yazının tarihe karıştığı, görsel ve işitsel verilerin tamamen onun yerini aldığı bir çağdan bahsedelim: gelecekten. yazma ve okuma eylemi artık sadece planlayıcıların kullandığı sinopsis/treatman/senaryodan ibaret. başkalarının yazmaya ve okumaya ihtiyacı yok. aslında bize hız kazandıran bütün bu teknolojik ıvır zıvır ömrümüzü uzatmıyor, aksine kısaltıyor. hızın kazandırdığı kadarı, belki de fazlası, ömrümüzün giden kısmı. yasujiro ozu 16:9'u tuvalet kağıdına benzetirmiş. görüntüyü daha net görmek istememizin amacı, belki de yaralarımıza daha yakından bakmak istediğimizdendir. g.deleuze şöyle der: "asla kimse çelişkiden ölmemiştir. ve ne kadar daha şizofrenleşirse, ne kadar çok sakatlanır ve sıhhatini kaybederse o kadar Amerikanvari bir biçimde işlemektedir bu şizofrenik kapitalist toplum". bir türlü ölememek. en büyük hazzın bu ölüm anı olduğunu sezinlediği halde ondan ölesiye korkmanın travmatik etkisiyle bütün bir hayatı dengesizce yaşamanın yansıması. tatmin olamayan ve sistemin bunu yasakladığı insan huzura kavuşmak için ölmek zorundadır. bunu yapamıyorsa ya öfkeyle, amerikanvari bir şekilde dibe doğru çekilir -filmde olduğu gibi- ya da 3. dünya ülkelerindeki yokluğun içinde, bu hafiflikle yüzeye çıkmaya zorlanır. ama az gelişmiş ülke insanı da sisteme dahil olduğundan, ona da bu hastalık bulaşmıştır ve bir türlü geçmek bilmez. Deniz kıyısındaki gazinoda, masalardan birinin önüne oturur oturmaz bunun geçen günkü masa olduğunu tanıdı. karşısındaki camın bir köşesinde gene o at nalı biçimindeki çatlak vardı. anahtar deliğine de benziyordu; acayip, geniş bir anahtar deliğine. böyle bir delikten, insan isterse bir odanın içini tekmil görebilirdi. camın ardı bozumsu bir denizdi. gökte bulutlar vardı; su katılmış rakı renginde... "Nerde kaldı bu garson!"
<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/hYyyV6gAvn8?version=3"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/hYyyV6gAvn8?version=3" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="390"></object>