kalem oynatan ile ayı oynatanın buluştuğu yer...

16/12/2007 - RESTLESS OBLIVION

Yunan Theophanes - Neden beni övmeyi bıraktın? Devam et.

Peder Kirill - Yapamıyorum. Doğru kelimeleri bulamıyorum. Kostechnevsky şunu söylerken haklıydı: ''Ancak doğru anlayışla özü kavrayabilirsin.'' Oysa Andrei (Rublev)...ve yüzüne de söyleyeceğim, kardeşim gibidir. Yeteneklidir, doğru, ince boyar. İnce ince. Ama tüm yaptıklarında eksik olan bir şey var. Korku yok, iman yok. Ruhunun derinliklerinden gelen iman yok. Sadelik yok. Epiphanius'un 'Saint Sergeius'in Hayatı'nda dediği gibi: ''gösterişsiz sadelik.'' Daha iyi söylenemezdi.   

                                                                        (ANDREI RUBLEV'den  Yön: A.Tarkovsky 1969)

 

 

 

Aynı günün sonrası akşam ağır ağır yaklaşırken, kadın mutfakta neşeyle bir şarkı tutturmuş yemek yapıyor, kendiyse pencerenin kenarına oturmuş, “İşte benim yeryüzüm” diyerek, karanlık bulutların bir tiyatro perdesi gibi güneşi yeryüzünden sakladığı, sağanak yağmurun altında dışarıyı seyrediyordu. Bu yeni moda pencereler temiz, suyu geçirmez olduğu kadar da sıradan, ruhsuz gözüküyordu gözüne. Kendi evinin derin çatlaklı, boyaları kalkmış, alttan, üstten hınzırca soğuğu ve yağmuru geçirerek dışarının tadına baktıran tahta çerçeveli pencerelerini özlüyordu şimdi. Dışarıda sağanak yağmura yakalanmış bir at arabasındaki sefil görünüşlü iki kadın, bir yaşlı adam, bir de çocuk dört insan; telaşla, ihtiyarın atı doyasıya kırbaçlamasından memnun, bir an önce kendilerini ıslanmaktan kurtaracak bir yer bulabilmek ümidiyle sağa sola bakınıyorlar, birbirlerine ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Onları öylesine seyrederken evini, karanlık odasını özlüyor; evin diğer odalarından, bölgenin diğer evlerinden, ülke topraklarından, bütün yeryüzüne ait ne varsa, kokusu sinmişliğinden koparılmış, yapayalnız, odasının en derin karanlığında bir başına çökmüş, ölümünü, kıyametini beklerken, ele geçirilmek, koşar adımlarla şafağı beklemeden, çabucak acemice çatılmış bir darağacında, bu sağanak yağmurun altında can vermek istiyordu.

 

 

Meryem’in kadın arkadaşı mavi Uno’suyla kendilerini yoldan aldığında içini bir huzursuzluk kaplamıştı. Arabayı kullanan hoş bakışlı, oldukça geveze kadının yanında kibar görünümlü, kel kocası oturuyor, karısını sesini çıkarmadan dinleyip, dediklerini her an onaylamaya hazır kafa hareketiyle gözünü yoldan ayırmıyordu. Ayırmıyordu ama, geveze kadın bir şey söylemek için başını azıcık arkaya uzattığında, kel kocasının, “Köpek!” demesine kalmadan bir karaltıya çarptılar. Arabanın sağ ön tarafından tok bir ses duyulmasıyla, sarsılan araç ani bir fren yapıp, sanki vurdukları karaltının acı çığlığıymışçasına, korkutucu bir lastik sesiyle sürüklendiler.

    Dehşetle dışarı fırlayan çift arabanın vuruk yerini görünce birbirlerini suçlayıp, bağrışmaya başladılar. Genç adam ağırca arabadan inip, gözüne iğrenç gözükmeye başlayan çifte aldırmadan az öteye fırlamış karaltıya doğru yürüdü. Yanına kadar geldiğinde, bağırsakları dışarı çıkmış bir köpeğin acıyla kıvrandığını gördü. Köpek inliyor, sanki bir şeyi kendinden uzaklaştırmak istermiş gibi ayaklarını oynatıyordu. Bir an önce ölüp, çektiği katlanılmaz acının dinmesini ister gözlerle genç adama bakıyordu şimdi, gözleri ıslak ıslaktı. Smokinine kan bulaştırmamaya özen göstererek köpeğin başını okşadı. Başı okşanan köpek gözlerini usulca kapayıp açarak bundan çok hoşlanmış, acısını unutmuş gibiydi. Az sonra ölecekti. Kendinin de ayakları dibindeki bu köpek gibi yoğun acılar çektiğini, belki de tek çıkış kapısının ölüm olduğunu karamsarlıkla sezinleyerek köpeği okşamayı sürdürdü. Köpeğin hareketleri bir an güçlenip hızlanarak, peşinden yerini ölüm sessizliğine bıraktı. Genç adam gözlerinde büyük bir nefret, çömeldiği yerden boynunu çevirip çirkin çifte baktı. Hala tartışıyorlardı. Ağır ağır onlara doğru yürüyüp arkalarından yaklaşarak, birbirlerine, ölmüş köpeğe hakaretler savuran karıkocanın kafalarını yanlarından kavrayıp tokuşturuverdi.

    Kendine şaşkın gözlerle bakan çifte aldırmadan, hırçın kadını saçlarından kavrayıp, öteye fırlamış köpeğin olduğu yere doğru sürüklemeye başladı. Kadın daha derinden ve içten çığlıklarla karşı koymaya çalışıyor, ama bunu başaramıyordu. Kel kocası olduğu yerde kalakalmış, milim kıpırdayamamıştı. Kadını köpeğin kanlı gövdesine doğru ittirerek, kapaklanmasına ramak kala tutup geri çekti. Kadının gözleri faltaşı gibi açılmış, ama bir taraftan da bu hareketten tuhaf bir zevk almıştı. Kendini kurtarıp geriye, arabasına/kocasına doğru koştu.

 

 

                                                        MELAHAT TOKGÖZ

                                                     (1962 – 1994)

                                              RUHUNA EL FATİHA

   

    “Bir kadın nasıl 32 yaşında ölebilir ki?” diye mırıldandı. Kadın da o tarafa baktı.

    “Gömülme törenine, son bir umutla akbabaların da eşlik ettiği tombul bir kadın olabilir belki,” dedi, Meryem’i güldürdü. Mezarlıkta olduğunu hatırlayıp utandı Meryem, gülmesini hemen kesiverdi. Oysa genç adam çoktan kahkahaları koyvermiş, bir an ayakları altındakilerin bile güldüğünü düşünmüştü.

    Melahat Tokgöz’ün mezarının mermer taşının iki tarafından tutup, öylece kaldı. Mermerin ürpertici soğukluğunu içinde hissetti. “Sanki ruhum serinliyor” dedi, Meryem’e dönüp. “Böyle güzel ve serinletici bir mezar taşı olduğu için, onun adına da dua edelim.”  Kadın yine güldü, fakat bu seferki tebessüm şeklindeydi.

    Talihsiz kadının mezarının toprağına karışmış beyaz bir kağıt gördü genç adam. Hızla çekip aldı, okudu:

    “’ Dışımda koca bir evren, içimde koca bir evren. Aralarında daracık, tahta bir köprü beynim. İki inatçı keçinin tıkadığı diğer köprü beyinlerden farkım; yıpranmış köprümün üstünde bıraktığım çılgın aklım.’

    Bir 20. Yüzyıl insanının mezartaşına çivi yazısıyla kazınmış sözler bunlar. Ben ve dostum Lamek, mezartaşları arasında dolaşmaya devam ediyoruz. Herşeyin olağan ve sıradan göründüğü bu yerde, toprak bir gizem perdesi gibi bilinmeyenle aramızı örtmüş yatıyor altımızda. Cesaretimiz aydınlıktan ödünç alınmış. Babamın mezarını arıyor gözlerim. Hala babam mı acaba? Bir sigara yaksam mezarının yanı başında, çürümüş bedeni ile üstüme yürümeye kalkar mı yine?

    Lamek babamın mezarını temizlerken, ben başka bir mezarın yanına çöküp ağlıyorum. Genç ölmüş bir kadın, 32 yaşında, Tahalem Zögkot. Ölüm sebebi yazmıyor. Hiç birinde yazmıyor ya, insan böyle genç ölen görünce sebebini düşünmekten kendini alamıyor. İçerde bir Virginia Woolf yatıyor olabilir mi? Düşüncenin uçsuz bucaksız evreninde, uzaklara kanat çırpmış bir beyaz güvercin. Bilinmeyene ulaşma çabasıyla, soluğu kesilmiş ve düşmüş belki. Kimbilir?  Ya da bir mutfak kazası. Zamansız patlayan bir tüpün parçaladığı bir beden belki, altımızda yatan. Kötü kalpli bir kanserin, diri bir vücutta yayılma içgüdüsünden doğan bebek azrailin son dönem usta işlerinden biri mi?

    Lamek’in beni dürtmesiyle kendime geliyorum. “Açalım mı?” diyor. Olur anlamında başımı sallıyorum.

    Açtığımıza değiyor. Üç altın diş. Biri bana, biri Lamek’e, biri bekçiye...”

 

 

    Bilinçaltının derinliklerinde batmış bir denizaltının içinde, ölüp kurumuş bir denizatının keçiboynuzunu andıran tadı damaklarında bir süre daha öpüştüler. Ölü doğmuş bebeğini son bir kez öpüp koklayan annenin ağlamaklı gözleriyle genç adama bakıyor, saçlarını okşuyordu kadın. Bitmeye mahkum bir ilişkinin, yapraklarını dökmeye başlamış bir ağaç gibi; solmasına, çırılçıplak kalmasına gönlü bir türlü razı olmuyor, havada uçuşan yapraklara acıyla bakarken, onları havada yakalayıp düşmelerine, kurumalarına engel olabilirmiş gibi, genç adamın elleri avuçlarında parmaklarıyla sıkıyordu. Bütün oyuncakları elinden alınmış bir kız çocuğunun o mahzun duruşuyla, avuçlarında gizlediği son oyuncağının da gideceğini biliyor, yine de avuçlarını açmıyordu.

    Genç adam ellerini kadının avuçlarından kurtarırken fısıldadı: “Vakit mi geçmiyor, ben mi öldüm?”  Nargilesini fokurdattı. Temmuz sıcağında yükselemeyen sigara dumanı gibi yeryüzünün üstüne çökmüş hayatı, doyasıya içlerine çekip, nargile dumanı eşliğinde geri verdiler. ‘Hayatın anlamı gerçekten de bu belki de’ diye düşündü genç adam nargilesinin fokurtusunu dinlerken. ‘Havaya karışan ruh, toprağa karışan ceset.’

 

 

    Sol elinin içini, iyice aşağı eğdiği başının üstüne koyup gözlerini kapadı. Yine insan sesleri, yine araba sesleri beyninin içini dolduruverdi. Terliydi, avuçları ıpıslaktı. “Bu günü pas geçelim lütfen,” deyiverdi, gözlerini hiç açmadan alaycı bir gülümsemeyle. Acı bir kahkaha attı. Mutfağa doğru yürümek için oturduğu yerden kalktı. Ağır adımlarla mutfağa girdi. Gözüne ilk çarpan tezgahın üstünde duran koca bir bıçaktı. Gözleri parladı. Bıçağa uzandı. Tahta sapı iyi bir işçilik örneğiydi, bunu önemsedi. Sol elinin işaret parmağını bıçağın keskin tarafında yumuşakça, parmağını kesmeden gezdirdi. Keskinliği hoşuna gitti, gülümsedi. Yutkundu. Bıçağın sapını sağ eliyle iyice kavrayıp, ucunu iki kaşının üstüne, saç köklerinin bittiği yere deydirip bekledi. Yine yutkundu. Sessizliği dinledi. “Haydi!”  dedi bir ses, “haydi, yapabilirsin.” 

    İçinden gelen sesin istediği, bıçağı alnının çatısının ortasına olabildiğince kuvvetli, hızla saplaması; kafatasından içeri giren bıçağın beyninin yarısına kadar yol alarak sıradışı bir ölüme yol açmasıydı.

    Umutsuzlukla fısıldadı: “Biliyorsun, korkağın biriyim ben. Bana bir giyotin bul ve sonsuza kadar sus.” Titreyen elleri alnına dayalı bıçağın ucunu oynatıyor, bu da ona tuhaf bir zevk veriyordu. Gözbebekleri gidecekleri yönü şaşırmışçasına, iki demir bilye gibi oldukları yerde titreşiyor, soluk alıp vermesi hızlanıyordu. Kollarına biraz güç verip bıçağın ucunu alnının ince derisine sokuverdi. Kıpkırmızı bir kan doğası gereği hemencecik o noktada beliriverip, aşağı doğru süzülmeye başladı. Burnunun üstünden inip üst dudağına ulaştı. Yalandı genç adam, isteksiz kanının tadına baktı. Bıçak hala battığı yerde titriyor, aşağı doğru bir çizik atmak için sabırsızlanıyordu. Kollarına verdiği gücü geri çekti. Bıçağın sapına sımsıkıya sarılmış parmakları gevşedi. Bıçak bir kurşun tüy gibi mutfak tezgahının üstüne düşüverdi. İki adım geri attı.

   Kan kaybediyordu ama bunu umursadığı yoktu. Mutfağın süt beyaz fayanslarına kıpkırmızı kan şıp şıp damlıyor, genç adamın beyninde atom bombaları patlıyordu. Çenesinin altına kadar süzülüp yere damlayan kana bakmak için yüzünü yere eğdiğinde, yerde bir kan gölü oluştuğunu gördü. Kan damlacıkları, yere o şekilde baktıkça; aşağı süzülmeden direk olarak gölete damlayıp, daha korkutucu bir hal aldı. Bir süre öylece bakakalıp alnından damlayan kan damlacıklarının oluşturduğu gölete, devriliverdi olduğu yere. Buzlanmış bellek ılık kanın ortasında çözülüp gevşedi iyice, gözleri kapandı.


 

22/10/2007

OUROBOROS

Kategori: Belirtilmemiş

Başka birine ait aile fotoğraflarını sahiplenip, bellekten yoksun bırakıldığından duvarları iyice incelip şeffaflaşmış bilinçaltı tüm tehlikelere açık, fotoğrafları kör kızın eline tutuşturdu. Kör kız boş yere kabarıklık arayıp parmaklarıyla fotoğrafları okşadı. ''Hangisi sensin'' diye umutsuzca sordu genç adama. ''Hepsi'' diye karşılık verdi genç adam, sahiplenmenin sahte yakıcılığını içinde hissederken.

                                                     YATALAK -ortaların solu-  / AFS (tursusuyu)

 

Sanalgerçeğe tutunmuş ellerinden birini bırakarak kendine bir çimdik attı. Acıyı hissetti. Bu herşeyin gerçek olduğu anlamına mı geliyordu?

                                                      YATALAK -ortaların sağı- / AFS (tursusuyu)

 

Philip K. Dick

 

Anlaşılabilirliği köreltilmiş tüm metinlerle yüklü bir at arabasının üstünde, yedi yıllık cilt yaraları ile sabırla yatan adamı havaalanı dış hatlara sokmaya çabalayan iz sürücü. At arabasının tahta tekerleklerinin her bir göbeğinde çift tarafı da keskin bıçaklara takılan insan dizi, baldırı parçaları. Bu bıraktığı kanlı izden kolayca takip edilebileceğine rağmen alabildiğine umursamazlık, hem sürücüden, hem de diğerlerinden.

 

Evrene tutunabileceği tüm uzuvları köreltilmiş, cildi yaralardan kabuk bağlamış kokan adamın başını kaldırıp at arabasından dışarı bakma çabası. Peşisıra başlayan delice bir yağmurun tüm yaralarının kabuklarını yumuşatması. Yumuşayan kabuklardan burcu burcu yayılan kokunun, az ötede görünen gökkuşağının da etkisiyle ince bir dirence dönüşüp, yatan adama bir fısıltı hakkı vermesi: ''Sürücü, döndür beni.''

 

Kırmızı ışıkta duran sürücünün 4 yağız atına hayranlıkla bakan yan arabadaki kızıl saçlı kadınlar. Yeşil ışıkla beraber at arabasına yanaşmaya çalışan kadınlı arabanın sağ tekerleklerinin parçalanarak takla atması. Kızıl saçlı kadınların, patlayan arabayla ilk kızıl saçlarının tutuşması. Dış hatların kapısında çıkan yoğun problemlerin çözümsüzlüğü karşısında son kez fısıldayabilen yatan adamın fısıltısı: ''Döndür beni.''

 

Dış hatlardan evrene açılan gizli kapıyı yalnızca kendi görebilen sürücünün son bir çılgın hamleyle kırbaçlayıp yağız atlarını, sürmesi dış hatlardan içeri. İleride silüeti gözüken, evrene açılan gizli kapının gıcırdayarak açılması. Hızlı bir geçiş sonrası herşeyin normale dönmesi aynı hızla.

 

Sürücünün Dönüşü: Bütün metafiziksel yanılsamalara rağmen gayet olağan yollardan sürücümüz evine döner. Yürüyemeyen kızı can sıkıntısından, bakışlarıyla bir bardak dolusu sütü masadan taş zemine düşürür. Sürücümüz kedisi olmadığından bir kedi ustalığıyla zemindeki tüm sütü yalar ve doyar. Sigara içmekte olan karısı hala söylenmektedir. Sürücümüz sağır ve huzurlu bir görüntü çizerek kitaplığına doğru yönelir. Ucuz bir romana eli giderken huzuru bir kat daha artar. 43 dakika önce cilt kanserine yenik düşen orta yaşlı bir adam Çapa Tıp Fakültesinde gözlerini açılmamacasına yummuştur.

 

*****************************************

Gerçeğin sınırlarını aşarak oluşturulan karakterler, gerçeğin sınırları içinde yaşamakta zorlanırlar. Kalıpları kırılmış, zarları yırtılmış evren dışına açılan dünyaların düşlerini görürler. Hiçbir yaratıcı yazarın bu sevimli yaratıkları, cendereye sıkıştırılmış gibi karanlık, sıradan ve ''gerçek'' dünyamızda yaşatmaya gönlü el vermez. Ben hariç. Çünkü hiçbir anlamda ben onlardan biri değilim.

 

Kurbanları kurtaramıyorsak ritüele renk katmayı deneyebiliriz. Cellatların gözüne girmek adına.

 

Aşağılık kompleksim tavan yaptığı zaman iyileşeceğim.

 

Daha çok yazardım ama cebimde ancak 1 saatlik internet kafe parası var, özür dilerim. -ajitasyonun kralı-

 

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

* * * * * * * * * * *

Yazan: farmau | Konu: her kelime | Tarih: 22/10/2007
her kelime gögüs kafesimden çıkıp aynadan yansıyan ok gibi...

Nedense artık daha az canımı acıtıyorlar...

sahi canı acırmı acıtanların...

****************************************************
aynadan yansıyan ok gibi mi? yansıma mı?

Düzenleyen tursusuyu gün: 24/11/2007 saat: 16:29

Bağlantı:: Düzenle :: Sil

* * * * * * * * * * *

Yazan: cisimsiz | Konu: the unforgiven | Tarih: 26/10/2007
"kahredici olan acının varlığı değil, nedensiz acıdır!"
acıya değecek neden bulmak da ayrı bır keyif yahu...
kahvaltı yapmak için kalkan insanlardan olmadıktan sonra sabretmeye değer belki de bu kötürüm hayat?
araf
**********************
elif şafak?

Düzenleyen tursusuyu gün: 24/11/2007 saat: 16:27

Bağlantı:: Düzenle :: Sil

* * * * * * * * * * *

Yazan: SunnyCameHome | Konu: *** | Tarih: 15/11/2007
gelip gidip kör kıza takılı kalıyorum ben bu yazıda...

********************************************************
kör kız aslında numara yapıyor, ben bile anlayamadım..

Düzenleyen tursusuyu gün: 24/11/2007 saat: 16:28

Bağlantı:: Düzenle :: Sil

 

Yorum yaz!

2007-12-29 02:34:59 - x

Yazan: dilsizmutercim
RESİMDE

"çökük bir kapı
bir at kapaklanması resimde
sağnak da var - bir adam
sürekli ıslanıyor
gece

bir resim neyse odur
bir at
bir kere kapaklanmışsa
kapaklanmış bir attır o"
...
ilhami ağbiden...
yazıya dair de birşeyler karaladım ama belki yazarım sonra...
karanlık sokakta kıvrıldığım kuytulara laci çekilmiş bir kat...

Düzenleyen dilsizmutercim gün: 1/1/2008 saat: 20:42
Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Taş zemine atılmış kilimin üstünde uyumakta olan fakir, yarı-bilgenin ayağına takılır. Fakirin rüya alemindeki bütün camdan labirentleri tuz buz olur. Yarı-bilgenin de uyuşuk beynindeki bütün çıkmaz yollar silinir. Birbirlerine muhtaçtırlar artık. Kendileri için yaratıldığını düşündükleri suni evrende yürümeyi sürdürürler. Nereye kadar? Saçmalık uzar gider, tahammül edilemeyecek bir noktada yerini huzura bırakır.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
yoket8
dilsizmutercim
bilogger
jeshem
micheck