kalem oynatan ile ayı oynatanın buluştuğu yer...

16/11/2009 - AKBABA

Akbaba

 

Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu. "Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok. Aramızda. Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." - "Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay. "Bir kurşun akbabanın işini görür hemen." - "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?" - "Hayhay!" dedi Bay. "Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?" - "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki: "Ne olur, siz gene bir deneyin!" - "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim." Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü. Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.

 

http://www.franz-kafka.org/pages/story.html

 

Akbaba

 

Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu. "Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok. Gerçekten, ilk kayıp cümle bu muydu? Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." - "Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay. "Bir kurşun akbabanın işini görür hemen." - "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?" - "Hayhay!" dedi Bay. "Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?" - "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki: "Ne olur, siz gene bir deneyin!" - "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim." Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü. Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.

 

 

 

Akbaba

 

Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu. "Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok. Belki de bu kadar emin olmamak gerekir. Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." - "Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay. "Bir kurşun akbabanın işini görür hemen." - "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?" - "Hayhay!" dedi Bay. "Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?" - "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki: "Ne olur, siz gene bir deneyin!" - "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim." Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü. Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.

 

 

 

Akbaba

 

Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu. "Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok. Kesinlikle emin olduğunu düşünmek bir eksikli duygusu yaratmıyor mu içinde? Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." - "Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay. "Bir kurşun akbabanın işini görür hemen." - "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?" - "Hayhay!" dedi Bay. "Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?" - "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki: "Ne olur, siz gene bir deneyin!" - "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim." Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü. Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.

 


Akbaba

 

Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu. "Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok. Farkındasın artık ve bu ilk yenilgin şimdilik. Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." - "Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay. "Bir kurşun akbabanın işini görür hemen." - "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?" - "Hayhay!" dedi Bay. "Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?" - "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki: "Ne olur, siz gene bir deneyin!" - "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim." Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü. Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.





Akbaba

 

Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu. "Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok. Yağmurun ıslattığı, soğuk bir mermerin çaya batırılmış bisküvi gibi durduğu toprağı okşadım. Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." - "Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay. "Bir kurşun akbabanın işini görür hemen." - "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?" - "Hayhay!" dedi Bay. "Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?" - "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki: "Ne olur, siz gene bir deneyin!" - "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim." Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü. Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.



"Buraya ilk kez geliyorsun: Alınan nefes bile değişik, yanındaki yıldız, Güneşten bile çok ışıldıyor."

 

Franz KAFKA

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/10/2009 - DOMUZ KRAL


Nesnenin elde edilemezliği üzerine:

 

Bir “şey”i asla elde edemezsiniz. Sahip olduğunuzu düşündüğünüz şeyler hiçbir zaman size ait olmamıştır. Bunu bilerek yaşamak da, evren de bir yabancı gibi hissederek dolaşmanıza yol açar. Bedenlerimiz bile bizim değil. Ruhlarımız da bizim olmayabilir. Ruh diye, “biz, ben” diye bir şey de olmayabilir. Var olmak, yok olmanın içinde bir kara delik olabilir. Her şey birbirine geçmiş, birbirine karışmış, hiç olmamış olabilir. Olmak diye bir şey de olmayabilir.


“İşkur Bahçelievler Şube Müdürlüğü’ne hoş geldiniz”. Redkit çizgi romanlarında geçen, uğursuz bir kasabaya girilirken tabelalarına yazdıkları tehdit edici havayı hissettiriyordu sanki bu yazı. İşsizdim ve bu kasabada her şeye rağmen bir iş bulabilirdim belki. Numaramı alıp, oldukça uzun oval bir masaya yerleşmiş bekleyen işsizlerin arasına katıldım. 12 tane ışıklı masanın sadece üçünde görevliler vardı. Nasıl olsa işsizdik, saatlerce bekleyebilirdik; zamanın bizim için bir önemi yoktu. Sanki bu masada oturmuş, yüksek zevkleri olup bohem hayatlar yaşayan, zamanı, hayatı, acıları umursamayan kişilerdik. Oldukça uzun masamız, bin bir çeşit yiyecek, içecek ve mezeyle doluydu. Uçtan uça sekerek dans eden güzel, beyaz etli kızlar, elden ele dolaştırdığımız otumuz ve az ilerde ışıklı masalarında oturup bize gıptayla bakan üç tane görevli.

Sırtımda şaklayan bir kırbaçla kendime geldim. 17. YY’da bir esir gemisinde kürek çeken yarı çıplak esirlerdik aslında. İşkur’un bana layık gördüğü iş bu muydu? Yanımdakinin dürtmesiyle kendime geldim. Elimdeki numaraya bakarak “sıran geldi abi” diyordu. Masada birbirine boş ve hüzünlü gözlerle bakan işsiz kalabalığı orada öylece bırakıp, ağır adımlarla asık suratlı memurun ışıklı masasına doğru yürüdüm. 

 


FluaRIX split grip aşısı. Taklitlerinden sakının. Yeşil file dönüşmeniz gerektiğini yazar prospektüs (eski Yunanda bir filozof). Aşıyı yaptırdıktan sonra 48 saat içinde, büyük saat kulesinin altında etkisini gösterir. Yeşil file dönüşmemişseniz ya grip olmamışsınızdır ya da insan değilsinizdir. Doğuştan bir yeşil fil olma ihtimalinizi göz ardı etmeden aynalarla dost olmanız gerekir bir an evvel ve evet, doktorunuza danışmakta büyük fayda var.

 

Dönüşüm muhteşem olacak – Semptom

 

Devrimciler de aslında Mehdi’yi bekliyor olabilirler mi? Adnan hoca beklenen mehdi midir? Midir mehdi Adnan hoca mıdır? Godot, Mehdi olabilir mi? Adnan hoca beklenen Godot mudur? Ada sahillerinde beklendiğinde Godot’nun gelme ihtimali artar mı? Adnan hocanın elleri niye küçüktür? Bizi daha kolay kavrayabilmesi için mi? Hiç kimsenin, yağmurun bile böyle küçük elleri yokken, neden? Kırmızı başlıklı Şirin babayı Adnan hoca mı yutmuştur? Bu sıralar genellikle her akşam yerel kanallarda Adnan hocaya rastlamak mümkünken ve her soruya, tuhaf ve uyuşturucu bir sakinlikle, hep aynı cümlelerle yanıt verirken ve ben hala “beklenen mehdi”nin Adnan hoca olup olmadığını düşünürken bir an gözlerimi duvardaki Engels posterine çevirdim. Adnan hocaya ne kadar da benziyordu. Adnan hoca Engels olabilir miydi? Beklenen Mehdi, Adnan hocaysa ve Adnan hoca da aslında Engels ise, devrimciler de böylelikle Mehdi’yi bekliyor olabilirler miydi?

 

 

 

 Ne yaptığının bilincinde olamayacak kadar sarhoştu, elindeki alete üfletmeye çalışırken, çevirdiği otomobillerin sürücülerini. Bir şoför ayakta zor duran bu polise bir boy aynası tutup şöyle seslendi: “Kendine bir bak. Belki görüntünün gücü seni kendine getirir”. Kendine baktı polis, şaşırdı. Aynadaki aksi kendine gelmek için koyu kahve içiyordu. Dış dünyadaki halini görünce aynadaki akis, “sen de iç dostum” dedi, “sen de iç ki, senkronu tutturabilelim; yoksa burada olağanüstü şeyler olacak az sonra”. Dedik ya, ne yaptığının bilincinde olamayacak kadar sarhoştu.


Periyodik olarak deforme olmak:

 

Lacan'ın ihtiyaç, talep ve arzu arasında yaptığı ayrımı; yani, ihtiyaçlarımızdan birini karşılaması beklenen sıradan bir nesnenin, talep diyalektiğine yakalanır yakalanmaz bir tür dönüşümden geçip arzu üretir hale gelmesini örneklerler.

 

“…………Psikanalizin temelde söylediği, arzunun

önceden verili bir şey değil, inşa edilmesi gereken bir şey olduğudur

- öznenin arzusunun koordinatlarını vermek, nesnesini saptamak,

öznenin onun içinde benimsediği konumu belirlemek tam da

fantaziye düşen roldür. Özne ancak fantazi yoluyla arzulayan özne

olarak kurulur: Fantazi yoluyla, arzulamayı öğreniriz.5 Bu çok önemli

teorik noktayı örneklemek için, ünlü bir bilimkurgu hikâyesini, Robert

Sheckley'nin "Dünyalar Deposu" / "Store of the Worlds"ünü ele

alalım.

Hikâyenin kahramanı Bay Wayne, şehrin terk edilmiş bir köşesinde,

çerçöple dolu harap bir kulübede tek başına oturan yaşlı ve esrarengiz

Tompkins'i ziyaret eder. Söylentiye göre Tompkins özel bir

ilaç sayesinde, insanları bütün arzularının gerçekleştiği paralel bir

boyuta taşıyabilmektedir. Bu hizmetten yararlanacak kişinin ise karşılığında

Tompkins'e en değerli eşyalarından birini vermesi gerekir.

VVayne, Tompkins'i bulduktan sonra, onunla sohbete başlar, Tompkins

müşterilerinin çoğunun yaşadıkları deneyimden tatmin olmuş

vaziyette döndüklerini söyler; sonradan kendilerini aldatılmış hissetmiyorlar,

der. Ama Wayne tereddüttedir, Tompkins de ona acele etmeyip

karar vermeden önce her şeyi iyice bir düşünmesini tavsiye

eder. Wayne eve dönerken sürekli bu konuyu düşünür; ama evde karısı

ve oğlu onu beklemektedir, kısa sürede kendini aile hayatının sevinçlerine

ve küçük dertlerine kaptırır. Neredeyse her gün, kendi

kendine ihtiyar Tompkins'i tekrar ziyaret edip arzularını gerçekleştirme

deneyimini yaşayacağına söz verir, ama her zaman yapılması gereken

bir şey, gitmesine engel olan, ziyaretini ertelemesine neden

olan bir aile meselesi çıkar önüne. Önce karısıyla bir yıldönümü toplantısına

gitmesi gerekir; sonra oğlunun okulda bazı sıkıntıları olur,

yazın tatil zamanıdır ve oğluyla tekne gezintisine çıkmaya söz vermiştir;

sonbaharla birlikte yeni meşgaleler çıkar. Bütün yıl böyle geçer:

Wayne karar vermeye zaman bulamaz, ama akimin bir yerlerin-

de Tompkins'i eninde sonunda kesinlikle ziyaret edeceğinin hep farkındadır.

Zaman böyle geçip durur, ta ki... birden kulübede Tompkins'in

yanında uyanıp onun müşfik bir sesle sorduğu şu soruyu duyana

kadar: "Ee, şimdi nasılsın? Memnun oldun mu?" Wayne, şaşkın,

kafası karışmış bir halde "evet, evet, tabii," diye mırıldanıp yanındaki

bütün eşyaları (paslı bir bıçak, eski bir konserve kutusu ve

birkaç parça küçük eşya) ona verip çabucak oradan ayrılır; çevredeki

çürüyen yıkıntılar arasından hızla geçer, akşamki patates tayınını

kaçırmama telaşına düşmüştür. Sıçan sürülerinin deliklerinden çıkarak

nükleer savaş artığı yeryüzünde egemenliklerini ilan ettikleri vakitler

olan karanlık basmadan yeraltındaki sığınağına varır.

Bu hikâye, nükleer savaş -ya da benzer bir olayın- uygarlığımızın

çökmesine neden olmasından sonraki günlük hayatı anlatan felaket-

sonrası bilimkurgu türünün bir örneğidir elbette. Gelgeldim, hikâyenin

burada bizi ilgilendiren yönü, hikâyenin okurunun kaçınılmaz

olarak düştüğü tuzak, hikâyenin bütün etkisinin bağlı olduğu ve

tam da arzunun paradoksunu oluşturan tuzaktır: "Şeyin kendisi"nin

ertelenmesini zaten "şeyin kendisi" olan şeyle karıştırırız, arzuya özgü arama ve kararsızlığı aslında arzunun gerçekleştirilmesi ile karıştırırız. Yani arzunun gerçekleştirilmesi, "karşılanması", "tamamen tatmin edilmesi" değildir, daha çok arzunun kendisinin yeniden üretilmesiyle, arzunun dairesel hareketiyle örtüşür. Wayne tam da, kendini

bir sanrı içinde, onu arzusunun tam olarak tatmin etmeyi sonsuza kadar ertelemesini sağlayan bir duruma, yani arzunun kurucu özelliği olan eksiği yeniden üreten bir duruma taşıyarak "gerçekleştirmiştir

arzusunu". Lacancı endişe anlayışının özgüllüğünü de bu şekilde

kavrayabiliriz: Endişe, arzunun nesne-nedeni eksik olduğunda

ortaya çıkmaz; endişeyi doğuran şey, nesnenin eksikliği değil, nesneye

fazla yaklaşmamız ve böylece eksiğin kendisini kaybetmemiz tehlikesidir.

Endişe arzunun ortadan kalkmasıyla oluşur……”

 

Anamorfoz metaforu.

 

 

Ekselans basını öbür yana çevirdi. Goladkin'in yeniden gözleri karardı, göğsü sıkıstı. Bir an kendinden geçti adeta,

önünde her sey silindi, nerede olduğunu seçemiyor, sonsuz bir hüzün, utanç duyuyordu. Sonra yavas yavas açıldı,

kulağına etrafında birkaç kisinin konusmaları geldi. General misafirleriyle hararetli, ama biraz sert, tartısır gibi

konusuyordu. Bay Golâdkin içlerinden birini hemen tamdı: Andrey Filipoviç'ti. Öbürünü, yüzü yabancı gelmediği

halde tanımıyordu. İri yarı, yaslıca bir adamdı. Kalın kaslarıyla favorileri göze çarpıyordu; keskin, anlamlı bakısı

vardı. Adamın boynunda bir nisan parlıyordu. İçtiği sigarayı ağzından çıkarmadan, arada bir anlamlı bir bakısla

Yakov Petroviç'i süzüyor, hafifçe basını sallıyordu. Yakov Pet-roviç bu bakısın altında bir hos oluyor, gözlerini

kaçırmaya çalısıyordu. Öbür yanda bir misafir daha gördü. O ana kadar geçenlerde lokantada olduğu gibi — ayna

sandığı karsı salonun kapısında onu gördü... Eski ahbabı, dostu, daha doğrusu kanlı bıçaklı düsmanı, öteki

Goladkin'di bu!..

Yakov Petroviç yanılmamıstı, karsıki küçük salonda bir seyle uğrasan adam öteki Goladkin'di! Az sonra elinde bir

deste kâğıtla kütüphaneye girdi, sigara içen misafirin biraz gerisinde, Andrey Filipoviç'in yakınında durdu;

Ekselans'ın onunla ilgilenmesini bekliyordu. Yerinde rahat duramıyor, konusulanı canla basla dinlediğini

göstermek için basını sallıyor, gülümsüyor, ayaklarını yavasça yere sürtüyordu. Ekselans'a baktığı zaman

gözlerinde, "Benim de bir iki laf söylememe izin verin ne olur!" anlamı okunuyordu.

127"Alçak seni..." dedi içinden Goladkin. Elinde olmadan bir adım ilerledi. Tam o anda general döndü, kararsız bir

halde ona yaklastı:

— Bay Goladkin, dedi; siz simdilik gidin. Ben isinizle mesgul olurum. Durun, yanınıza birisini verelim. Güle güle

gidin Bay Goladkin.

 

 

Descartes tek bir kesinlik bulmak için, üzerine kuşkunun gölgesi düşen her şeye duyduğu inancı askıya alma yöntemini kullanır. Descartes, hikâyesinde, "sonsuz güce sahip zeki ve kötücül bir cinin, bütün enerjisiyle beni aldattığı" olasılığıyla oynar. Descartes için, böyle bir cinin onu aldatıyor olmasının mümkün olması, hakkında bilgi sahibi olduğunu sandığı bütün nesnelere -tüm evrene- şüphe ile yaklaşmasına yol açar. Böyle bir cini hayal edip onunla beraber yaşamak dehşet vericidir ama onu alt etmeyi ve bildiklerinden yararlanmayı sağladığınız sürece sizi kimse tutamaz. Kubrick de aslında düşünmekten başka bir şey yapmamıştır. Bize anlamsız ve yanlış gelen bir çok şeyin altında derin anlamlar yatabilir. 

 

Zizek'in Lacancı söylemlerinden bir örnek vermek gerekirse: "Gelgelelim burada bizi asıl ilgilendiren Sisyphos'tur. Onun tekrar tekrar aşağı yuvarlanan kayayı sürekli tepeye taşıması, Milner'a göre, Zenon'un paradokslarının üçüncüsünün edebi modeli işlevini görmüştür: Verili bir X mesafesini hiçbir zaman kat edemeyiz, çünkü bunu yapmak için önce bu mesafenin yarısını kat etmemiz, onu kat etmek için de çeyreğini kat etmemiz gerekir ve bu sonsuza kadar gider. Bir hedef, bir kere ulaşıldıktan soma, her zaman yeni baştan geri kaçar. Bu paradoksta, psikanalizdeki dürtü kavramının doğasını, daha doğrusu Lacan'ın dürtünün amacı ile hedefi arasında yaptığı ayrımı görmüyor muyuz? Hedef nihai varış yeridir, oysa amaç yapmak istediğimiz şey, yani yolun kendisidir. Lacan'ın söylemek istediği, dürtünün gerçek maksadının hedefi (tam olarak tatmin edilmek) değil, amacı olduğudur: Dürtünün nihai amacı dürtü olarak kendini yeniden üretmek, dairesel yoluna dönmek, hedefe gidip gelen yolunu sürdürmektir. Asıl keyif kaynağı bu kapalı dairenin tekrara dayalı hareketidir*. Sisyphos'un paradoksu da burada yatar: Hedefine bir kere ulaşınca, eyleminin asıl amacının yolun kendisi olduğunu, bir inip bir çıkmak olduğunu kavrar.

Slavoj Zizek
Yamuk Bakmak
POPÜLER KÜLTÜRDEN JACQUES LACANA GİRİŞ
Sayfa 18

* "Birine bir görev yüklediğinizde, amaç geri getirdiği şey değil, izlemesi gereken güzergâhtır. Amaç izlenen yoldur... Eğer dürtü, biyolojik bir işlev bütünselleştirmesi açısından bakıldığında, yeniden üretilme hedefinin gerçekleşmesi olacak şeyi elde edemeden tatmin edilebiliyorsa, bunun nedeni kısmi bir dürtü olması ve amacının sadece devreye bu şekilde geri dönmek olmasıdır." Jacques Lacan, The Four Fundamental Concepts ofPsycho-Analysis, Londra: Hogarth Press, 1977,
s. 179.


NOT: Descartes'ın cininin en sevdiği albüm, Pink Floyd'un Syd Barrett'lı döneminin cevheri "The Piper At The Gates Of Down"dır.

 Korsanlar Tüyap'ın karşısındaki araziye birebir Tüyap kopyasını inşa etmeye başlamışlar. Fuar başlamadan yetiştirmeyi umuyorlarmış. İçinde her şeyin birebir kopyası olacakmış. Kitaplar bir tarafa, yazarların benzerleri, imza günleri ve korsan kitap severler ve daha neler neler. Ve yeni bir söylemleri de şuymuş: "Aynadaki aksinize fenalık yapmayı düşünür müydünüz? Biz sizin aynadaki aksiniz".

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/9/2009 - KUDUZ

30 yaşlarında bir adam tren istasyonunda inip Samatya Sigorta Hastanesine doğru yürümektedir.


(İÇSES) Bu yollardan ilk defa geçiyorum sanki. Galiba ilk defa. Peki, daha önce hiç gitmediğim bir hastaneye doğru niye yürüyorum?  Kimi ziyarete gidiyorum? Ben böyle şeyleri sevmem ki. Ama hala yürüyorum işte. Şu kız da ziyarete gidiyor olabilir mi? Aynı kişiye gidiyor olabilir miyiz? Lisedeki kız arkadaşıma ne kadar da benziyor. O olabilir mi? A-ha! İşte hastane. Şu caddeyi de geçebilirsek merakımızı gidereceğiz.


Caddeyi tam geçecekken yokuş yukarıdan hızla gelen bir otomobil adamımıza çarpar. (Kararma)


Adamımız gözünü açtığında gitmekte olduğu hastanede yatmaktadır. 


 

“Gerçek”, bir çöplükte olduğunuz hissini uyandırmaktan başka bir işe yaramaz. Bunu hissetmiyorsanız ve mutluysanız bu da güzeldir. Güzel olmasının sebebi, alternatifler havada uçuşurken birini kapmaya çalışmanızın gülünç görünmesindendir.


Sonsuzluk Ve Bir Gün (1998) Yön: Theo Angelopoulos

Bir otobüsün içi küçültülmüş bir dünya gibidir. Dışarıda esip gürleyen kızıl bayraklı bir militan koltuğunda uyuklar. Sevmediği erkekten çiçek alan kızın attığı çiçeği başka bir erkek, evdeki mutsuz karısına götürmek için yerden keyifle alır. Yaşlı ve şemsiyeli adamlar aynı durakta inmek için yorgunca ayaklanırlar. İndikleri bölge sessizce ölmek için tasarlanmış gibidir. Yaşlı adam ve çocuk; biri ölüm yolculuğuna, öbürü kaçak yaşadığı topraklardan memleketine yapacağı yolculuğa hazırlanırken umutları birbirine karışır, birbirini besler. Yaşlı adam, sıkça geçmişinde dolaşır. Yazacağı kitaplar uğruna, kafasındaki uğursuz fikirleri şekillendirmek uğruna bütün ömrünü harcarken, karısı ondan “iki kitap arası” kendine ayrılacak bir zaman, hatta bir gün ister. Ama bu geçmiş zamanda, şimdiki haliyle dolaşıp af dilemesi, onların isteklerini yerine getirmek için çabalaması boşunadır. Kendinden yüz çevrilmesi, geçmişte kalan o güzel yaz günlerinde, kışlık paltosuyla aralarında dolaşması, umursanmaması, çektiği acının ve pişmanlığın yansıması gibidir. Kendini bırakmakta olan bedeninden vazgeçip, bir çocuğun bedeninde var olmak ister. Bu çabasının da boşa olmasını aynı hastalıklı umursamazlıkla,  bir gün bile olsa unutmak ister. Kelimeler satın alıp karşılığında para –maddiyat- vererek yok olmayacak, kendinden geriye kalacak bir şiir inşa etmeye çalışır. Hastalık ruhuna sıçramadan temize çıkmaya çalışır. Büyük bir sessizlik, kabulleniş ve olgunlukla.

 

 

 


 

Taş köprü üstünde karşılaştılar ve birbirlerine sarıldılar. Altlarında akan coşkun nehre kavuşmak için içlerinde çılgınca bir istek duydular. Atlarken aynayı elinden bıraktı köprünün üstünde. Aynadaki aksi, sarıldığı kişi ağlamaklı kalakaldı öylece, köprünün üstünde.


 

Üç kişi. Seçilmemiş, ayrık, aykırı, çürük dişli biri, biri güzel bir kız, erkeklerden biri şişman, sakalları uzamış, kendini bırakmış. Beyaz klavyenin diplerine dökülmüş, akmış, sıvanmış, çürümüş ve kokmuş karanlık gençliğim. Birine öykünmüşüm, kıskanmışım ve dürbünlü tüfekle 2 metreden kafasını patlatmışım. Dürbünlüye ne gerek vardı, madem bu kadar yakından patlatacaktın kafasını. Amacım onu değil, sivilcesini vurmakmış aslında. Sonradan hatırladım, kanının sıcaklığına bulandığında avuçlarım. Şişmandı, kendini bırakmıştı, ölmek istiyordu zaten. Cüzdanını, arabasının anahtarlarını, şişme bebek sipariş ettiği kredi kartını alıp çıkıyorum. Emanet otomobilinde hız yapıyorum. Yolun kenarında üşümüş bir fahişeyi alıyorum, sırf ısınsın diye, sessizce ağlayalım diye, varlığı varlığıma armağan olsun diye. Şehvet cami avlusuna bırakılmış bir bebek benim için. Hiç tanımadığım, başka birilerinin büyüttüğü. Yıllar sonra karşıma çıkacak, sarılacağız ben ölüm döşeğindeyken. Bu yüzden fahişenin ıslak gözleri yeter bana bakmak için. Bir köy yoluna sapmadan iniyorum arabayı ona bırakıp. Hüzünle gazlıyor. Ölmek için güzel bir yer. Oysa ben mutluluktan kahkahalar atarken sabaha karşı, aç kurtlar tarafından parçalanmak için gelmişim buraya. Kederle, acıyla, intiharla işim olmaz. Kar yağmakta, kurtlar ulumakta. Coşkulu kahkahalarım onları çağırmakta. Son sigaramı da yakıp bekliyorum. Tıkandığımı hissediyorum. Çok pişmanım ama çok geç. Geliyorlar. Şişmanım, sakallıyım ve kendimi bırakmışım.

 

İki kişi. Biri erkek, biri dişi. Aşk kuduz bir köpek gibi etrafımızda dolanmakta. Ağzımın suyu kafamı gömdüğüm yastığıma akmakta. Tıkınırken tıkanma. Mutfaktaki bütün bıçaklar kadife kılıflarının içinde uyumakta. Gırtlağım mutfağın beyaz fayanslarını kızıl kana boyamak için sabırsızlanmakta. Düşkünlüğümü kuduz bir köpeğin kafasını keser gibi kesmek için mutfağa koşuyorum. Gırtlağımı kesiyorum, orucum bozuluyor. Ölüyorum ve ölmekten ve kendimden çokça bahsetmekten tiksiniyorum.

 

Bir kişi. Genç ve güzel bir kız. Onu en başta öldürmüşüm. Adına şiirler düzmüşüm. 



Tuhaf alışkanlıklar. Bitmeyen balayı, sonsuz acı. Yine de seçme şansı verilmediğini reddeden, etrafını birbirinden tuhaf seçeneklerle donatan birinin; ateşten çemberin ortasında kalmış akrebin kendini sokmaktan başka seçeneğinin olmaması gibi, her kederli seçeneği aynı yola çıkıyor.

Gecekondunun penceresinde mor giysili tombul bir kadın kolu gözükmekte. Kıpırdamayan kolla konuşmak istiyorum, altından geçerken. Uriah Heep, “Easy Livin”i çalıyor, duyuyorum. Tombul şirin kol parmaklarıyla ritim tutuyor. Ama bu sıcakta mor penyeli tombul kolun sahibi anlamaz bu müzikten, sevmez diyorum kendime. Kendimle çelişiyorum yine. Kolunun bileklerine kadar uzanan mor penyenin ipi sökülmüş, ritim tutan parmaklarından birine dolanmış. “El bağı olmasın size” diye haykırmak istiyorum. Haykırıp kaçmak; tombul mor kolu unutmak, kolun sahibinin yüzünü hayal etmek istiyorum, az sonra varacağım yerde.

Bir adam kavun taşıyor iki elinde, ikiye ayrılmış şekilde. Arkasından, kafalarının üstünde meyve tepsileri olduğu halde yerli güzel kızların gelmesini bekliyorum. Bir şenliğe yetişmek ister gibi acele etmeleri ve o esnada kızlardan birinin kafasındaki tepsiyi düşürmesini, dağılan meyveleri beraberce, neşeyle toplayıp, yerli kız, ben ve tombul mor kol beraber yemeyi, felsefeden konuşmayı düşlüyorum; tombul mor kolun penceresinin altında.

Neşeyle devinmek, kendimden geçmek, ruhumu herhangi birine devretmek ve o hayalini kurduğum şenlik ateşinin etrafında, çemberin ortasında kalmış akrebin kendini sokması gibi, başkasının bedeninde kendimi hançerlemek, bütün kirli kanımı dökmek istiyorum.

Oysa hayat ne güzel! Kısa Parliament gibi hemen bitiveriyor. Tadını çıkarmak lazım. İliklerimize kadar çekmek, umarsızca koşmak ve peşine takılmış seni durdurmak isteyen telsizli kızdan kurtulmak istiyorsun. Gözlerin kapalı koşuyorsun, uçurumu umursamadan ve tam düşecekken sen, telsizli kız telsizinin sapını uzatıyor sana. Çekip çıkarıyor seni bu umarsız hayattan. Bana dönebilirsin artık.

Tombul kol, arabaya koş! Senden vazgeçemiyorum görüyorsun. Mağazaları, pazarları dolaşıyorum. Uzun kollu mor penye alan kadınların tarifini istiyorum her birinden. Başka bir gün, başka renkte bir penyeyle, Scorpions dinlerken seni görürüm diye ödüm kopuyor. Bu yüzden geçemiyorum artık pencerenin altından.

Gecenin iki buçuğunda masa kurup kavun yiyen adamlardan, gündüz iki yarım kavun taşıyan, yarım kavunu afiyetle yedikten sonra, mor giysili tombul kolun oturduğu gecekonduya girince bütün hayallerim yıkılıyor. Peşi sıra yürüyen, karanlıkta hiç görünmeyen yerli güzel kızlarda aynı umarsızlık ve tutarsızlıkla gecekondudan içeri girince kendimi kaybediyorum. Zor günler için beklettiğim benzin dolu bidonu, gecekondunun etrafında büyükçe bir çember olacak şekilde döktükten sonra ateşe veriyorum. Ağlarken de kendimi avutuyorum: Seçme şansı verilmediğini reddeden, etrafını birbirinden tuhaf seçeneklerle donatan biri gibi. Ateşten çemberin ortasında kalmış akrebin kendini sokmaktan başka seçeneğinin olmadığını bilmezden gelmek gibi.

 


Çikolata Yiyen Kız: İkinci katta oturan ben, yoldan geçenleri seyrederken balkonumdan, çikolata yiyen bir kız umarsızca yaklaşıyordu, yolun görünen en uzak tarafından. Görüş açıma yaklaştıkça çırpındığını gördüm. Çikolata boğazına takılmış olmalıydı. Yudumladığım pet şişe suyu büyük bir soğukkanlılıkla ona doğru atıverdim. Havada tutup büyük bir iştahla kafasına dikti. Kurtulmuştu; şükran dolu bakışlarla süzdü beni bir süre ve umulmadık bir hareketle elindeki yarısı yenmiş çikolatayı bana doğru fırlatıverdi. Havada kapıp, iştahla yiyordum ki… Boğazıma takıldığını fark ettim. Gözlerim büyüdü, çırpınmaya başladım. Kız, pet şişe suyu büyük bir soğukkanlılıkla bana doğru fırlatıverdi. Bir fırt içince düzeliverdim. Şükran dolu bakışlarla bir süre süzdükten sonra kızı, umulmadık bir hareketle elimdeki çeyreği kalmış çikolatayı ona doğru fırlatıverdim. Kız, çeyrek çikolatayı afiyetle mideye indirdiği esnada, boğazına takıldığını hareketleriyle anlatmaya çalışıyordu. Dibinde azıcık kalmış pet şişe suyu hiç düşünmeden, büyük bir soğukkanlılıkla kıza doğru fırlattım. Suyun hepsini içince düzeliverdi. Şükran dolu bakışlarına biraz da muziplik katıp, arka cebinden bir çikolata çıkardı. Ben de balkonumun serinliğinde açılıp içilmeyi, hatta hayatıma tuhaf bir anlam katmayı bekleyen pet şişe suyu kaldırıp keyifle salladım.

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/6/2009 - TATİL KEYFİ

Deney No - 13
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Hale Soygazi

Renk: Kelek karpuz.
Koku: Kaşkolda kalmış nefes.
Dokunsal: Islak mayoyla Renault 12 model arabanın sıcak koltuğuna oturmak.
İşitsel: Oyuncak cımbız.
Tat: Sıcak oklava.

http://surrealismus.blogspot.com/


Offret (1986) – Andrei Tarkovsky

 

 

Tarkovski’nin son filmi. Yaralı bir sürüngen gibi ağır hareket eden kamera. Sanki zamana, insanlara, olaylara tanıklık ediyor. Uğursuz bir tanıklık hali. Anlaşılmazlığın, umursamazlığın, kötülüğün, körlüğün, durağanlığın sessizce zıtlarına dönüşmesi üzerine, ağır bir bakış. Uyku, hastalık, sayıklama halinde olmak gibi.

 

Filmin ortalarında adam şunu anlatır:

 

“Yıllar önce evlenmeden önce sık sık annemi ziyaret ederdim. Memlekete giderdim. O zamanlar annem hala hayattaydı. Evi küçücük bir kulübeydi.Bir bahçenin ortasındaydı. Küçük bir bahçeydi. Bakımsızdı. Otlar diz boyuydu. Yıllarca ihmal edilmiş bir bahçe. Ve sanırım hiç kimse oraya uğramamıştı bile. Annem ağır hastaydı. Evden çıktığı pek görülmemişti.

Yine de o harap bahçenin ortasında kendine özgü bir güzellik vardı. Şimdi ne olduğunu anlıyorum. Havanın güzel olduğu günlerde çoğu zaman pencerenin kenarına oturur bahçeyi seyrederdi. Pencerenin yanında özel bir koltuğu vardı. Bir keresinde ortalığı düzeltmeye karar verdim. Yani bahçeyi düzeltmeye. Çimenleri kesip otları yakacaktım. Ağaçları budayacaktım. Aslında bütün bahçeyi kendi zevkime göre, kendi ellerimle yeniden düzenlemek istedim. Annemin hoşuna gitsin diye istedim. Tam iki hafta boyunca elimde bahçe makası ve tırpanla toprağı kazdım, kestim, otları ayıkladım ve başka otlar ektim. Burnumu topraktan kaldırmadan çalışıp durdum. İşi en kısa zamanda bitirmek için tüm gücümle çalıştım.

Annemin durumu daha da kötüleşti. Yataktan kalkamaz oldu. Bense onun, pencerenin kenarına oturmasını ve bahçenin yeni halini görmesini istiyordum. Kısacası işimi bitirip her şeyi hazırladıktan sonra üstümü başımı yıkadım. Temiz çamaşır, ceket giydim. Boynuma kravat bile taktım. Sonra koltuğa oturup aynı onun yaptığı gibi bahçeyi seyrettim. Ben, orada öylece oturmuş pencereden dışarı bakıyordum. Manzaranın tadını çıkarmaya hazırlanmıştım. Neyse, pencereden dışarı baktığımda gördüğüm şey, başka bir şeydi. Her yerde şiddetin izleri vardı! O doğallık neredeydi? Karşımdaki manzara iğrençti. O güzellik nereye gitmişti?”

 

Aslında kendinden bahsetmektedir. Bilmenin içindeki boşluğu büyütmekten başka bir işe yaramadığını söylemek istemektedir. Doğal olanı bozmaktan. Bunu aşağıdaki sözlerinden anlarız:

 

Yine de içerlediğim bir şey var. Kendimi hayata hazırlamıştım. Daha yüksek bir hayata. Kendi irademle yaptım bunu. Sonunda bütün bunlar bana ayak bağı oldu. Felsefe, din tarihi, estetik okudum.”

 

 

                                      

Adoration of The Magi - Leonardo Da Vinci

                                                                   DEUS EX MACHINA

 

 

Bebek sahili. Hasta bir sokak köpeği sahilde dolanmakta. Sahiplerinin gezdirdiği ev köpeklerine sırnaşıyor; sahiplerine sırnaşıyor. Hasta, yorgun ve yaşlı.

 

Aynı yerde bankta sakallı bir adam oturmakta. Köpeğe bakıyor. Kıyıya vuran dalgaların sesi, köpekli, köpeksiz insanların neşeli, coşkulu konuşmalarına karışıyor.

 

Aynı yerde yine, zengin görünümlü, tombul bir çocuk ter atıyor. Kulağında kulaklık.

 

                                                 SAKALLI ADAM

(Tombul gence, duyamayacağı ve göremeyeceği bir şekilde fısıltıyla)

                      Dinlediğin “Cirrus Minor” mü?

                              

                                                 SAKALLI ADAM

(Önüne dönüp aynı fısıltıyla ve öfkeyle kendi kendine konuşur)

Oysa o parçayı dinlesen böyle iştahlı koşamazsın, biliyor musun? Böyle iştahla yeyip, bu kiloları da almazdın belki. Bildikçe acın artardı. Oysa yıllar önce bıraktım ben bilmeyi, okumayı ve hafızamda tutma isteğini.

 

Hasta köpek. Önünde ölü balık. Yemiyor. Patisiyle denize doğru itiyor. Ölü balığın suya düşerken çıkardığı sesi duyamıyor, ter atan tombul çocuk. Sakallı adam duyuyor. Yüzündeki acı ifade büyüyor.  Köpek ağır adımlarla içeri ağaçlara doğru gidiyor. Sessizce ve kimseye görünmeden kusuyor. Sakallı adam da kalkıyor banktan. Ters tarafa doğru yürüyor Bebek sahili boyunca, yüzünde tarifsiz bir keder. Ter atan çocuk hala orada ve gitmeye niyeti yok. Orada olmanın tadını çıkartıyor.

 




http://www.youtube.com/watch?v=QOb6JSQd-Qw&feature=related



Çevrimdışı İnsanlık Suçu – Arayışların bittiği yerde gördüm kurşun tabutumu. Hoş bir sürprizdi. Bütün görünmez varlıklar görünür oldu o an. Alkışlayıp, gülümseyerek yaklaştılar pastaya doğru. Mumlara üflediğimde mum alevleri sönmek yerine uçuverdi pek sevdiğim kızın üstüne. Oracıkta yanıverdi kızcağız. Yanık et kokusu iştahımızı arttırmıştı. Sevdiğime ağıtlar yakıp bir taraftan da atıştırdık pastadan ve limonatadan. Tabut onun için olmalıydı.

 

Bükük Belli Genç – Bir ortopedi uzmanına gitmemekte diretince, zamanın oldukça ağır geçmesi gibi uzun ve acılı bir süreçte büküldü beli. Daha çok gençti oysa. Bıyıkları bile terlememişti. Hoş, bıyıklarını terletecek kadar bir efora da hiç isteği olmamıştı. “Güzel böyle” diyordu. “Masaya oturdum mu bedenimle bütünleşmiş gibi, tek parça gibi duruyor. Böylece daha güzel ve iştahlı yazabiliyorum.”

Çok yaşamadı sonra. Hazırlamıştı kendini, gülerek gitti ölüme. Sadece tabuta düz yatırmakta zorlandık biraz. Kafası hafif dışa taşmış bir şekilde, mezarlığa doğru taşırken tabutunu, sanki nereye gittiğini merak edermiş gibi görünüyordu. Korkanlar da oldu yol boyunca. Bense gittiği yerde yazmak için bolca malzeme bulacağını biliyordum ama okuyamayacak olmak büyük acı veriyordu.

 

Tekrar Tekrar Tekrar – Tekrarlardan usanmış bir şekilde kameraya bakıp bir sigara yaktı. Onu çok zorluyordu. “Bir kez daha güzelim, lütfen.” Sesinde soğuk ve bencil bir hava vardı yönetmenin. Ben de en az onun kadar tiksiniyordum ondan. Kız, sigarasını yeni yakmış olmasına rağmen sert bir hareketle söndürüp kalktı ve kamera karşısına geçti tekrar. “Ürünle bütünleş, ürünle bütünleş, ürünle bütünleş!” Tiksintim iyice arttı. Ürün, ürün diye bağırıp durduğu gazoz şişelerinden birini kaptığım gibi kafasına geçirdim. Kafası da gazoz şişesi gibi parçalandı. Ürün işe yaramıştı.



 

Son zamanlarda seyrettiğim filmler ile ilgili görüşlerim:

 

Dementia 13 (1963) Yön: F.F.COPPOLA  Oyn: Luana Anders, William Campbell

 

Coppola’nın ilk filmi. Roger Corman’ın setinde diyalog yazarlığından, devamlılık asistanlığına, dekor yardımcılığından temizlik işçiliğine dek her işi yaptığı sırada, bir Avrupa gezisinde Corman, “Haydi Francis yapabilirsin” der. İrlanda’dadırlar o zaman. Coppola senaryoyu 3 günde yazar. Bu yüzden kötüdür. Siyah beyaz bir korku filmi için ise sıra dışı bir iş çıkarmıştır. Corman’ın B sınıfı filmlerinin tadını fazlasıyla vermiştir. Açılış sekansındaki, radyoda çalan müziğin canlının ölümüne tuhaf bir şekilde eşlik etmesi ve çalmaya devam etmesi ise oldukça etkileyici bir açılıştır ve buna benzer bir sahneyi “Apocalypse Now” filminde kullanacaktır daha sonra. Devasa bir araziye yapılmış şatoyu ve etrafını yansıtmak için alabildiğine alan derinliğini kullanan Coppola, tuhaf geri dönüş sahneleri ve tekinsiz bir ortam yaratmaktaki başarısıyla gelecekte ne olacağının haberini vermiştir ve sadece 24 yaşındadır.

6.5 / 10

 

Ivan’ın Çocukluğu (1962) Yön: Andrei TARKOVSKY  Oyn: N.Burlyayev, V.Zubkov

 

Bu da Tarkovski’nin ilk filmi. 30 yaşında ve aynı sene Coppola 23’ünde henüz ve sırasını bekliyor. (Mukayeseli tarih) Ailesini kaybetmiş 12 yaşında bir çocuğun, 2. Dünya savaşında Alman ordusunun bulunduğu bölgeden istihbarat getirmesi üzerine kurulmuş. Dramatik rüya sahneleri, savaşa bulaşmış bir çocuk için oldukça davetkâr görünüyor ve bu yüzden en tehlikeli görevleri almaktan çekinmiyor. Anlatılanların gerçek olduğunu eklere konan bir belgeselde görüyorsunuz. Tarkovski 4 sene sonra vereceği büyük eseri “Andrey Rublyov”un izlerini önümüze sermeye başlıyor bu ilk denemesi ile.

7 / 10

 

L’argent (1983) Yön: Robert BRESSON  Oyn: Christian Patey, V.Risterucci, C.Lang

 

Bresson’un 82 yaşında çektiği son filmi. O sene Tarkovski ile (Nostalghia) beraber en iyi yönetmen ödülünü paylaşmışlardı. Seyrettiğim ilk Bresson filmi. Son filminden başlamak yorum yapmayı zorlaştırıyor. Yönetmenin o güne dek neler çektiğini görmeden, buraya kadar nasıl geldiğini bilmeden ahkâm kesmek yanlış sanki. Seyirciye oldukça mesafeli bir film. Elimizden çıkan kağıt paranın dolaşımı ile ilgili. Paranın insan hayatını nasıl etkilediğini görmek, dönemin Fransa’sını, bir fotoğrafçı dükkanındaki o zamanki fotoğraf makinelerinin işlevselliğini görmek ilginç.

8 / 10

 

Onibaba (1964) Yön: Kaneto SHINDO  Oyn: Nobuko Otowa, Jitsuko Yoshimura, Kei Sato

 

Japonların iç savaş dönemlerinde, nasıl açlıktan kırıldıklarını, yokluklarla mücadele etmek için nasıl insanlıktan çıktıklarını görmek ve ders almak için kaçırılmaması gereken bir film. Yok olmaya başlayan samuraylık geleneğinin, görevleri yoksul halkı kollamak olan bu savaşçıların, giysileri ve kılıçları için nasıl pisipisine öldürüldüklerini görmek için görmeye değer. Açlık insana her şeyi yaptırır. İhtiyaçlarını basamak basamak gideren insanın vardığı noktayı görmek için de izlenebilir. Dönemine göre cüretkâr bir korku filmi sayılabiliriz.  

8 / 10

 

Eraserhead (1977) Yön: David LYNCH  Oyn: John Nance, Charlotte Stewart, Allen Joseph

 

Lynch’in ilk uzun metrajı, 31 yaşında. Bu günkü tuhaflığı aynen o zaman da geçerli. Adıyla alakalı kaderine doğru giden tuhaf bir adam. Her şey çok tuhaf. Elle tutulur “normal” hiç bir şey yok. İnsanlar, mekanlar, sokaklar, davranışlar. Bu tuhaflığın içine Lynch başka bir tuhaflık eklemiş. Karakterin bütün o korkulu bakışlarının, ezikliğinin ve değersizliğinin tersine, karaktere etkileyici ve ne yaptığını bilen bir ses tonu koyarak zıtlığı dengelemiş. Hele o “bebek” ağlaması yok mu, çıldırmamak elde değil.

7 / 10

 

3.Türle Yakınlaşmalar (1977) Yön: Steven SPIELBERG  Oyn: Ric.Dreyfuss, Teri Garr,M.Dillon

 

UFO’ların görünmeye karar verdiği bu günlerde kesinlikle kaçırılmaması gereken bir başyapıt. Problemli ve gündelik sıkıntıların bütün doğallığıyla verildiği, 70’lerde o mekânlarda yaşayanların nasıl sıkıldığını oldukça etkileyici bir şekilde gösteren bir film. İnandırıcılık inanılmaz boyutlarda. Bugün bile pek sırıtmıyor. Büyük Fransız yönetmen F. Truffaut da oynuyor filmde. Yine babasız bir çocuk, başka bir ailedeki karmaşa, kavga, gürültüden bunalan aile reisinin her şeyden vazgeçmeyi göze alması gibi alttan akan bir durum da var, her filminde olduğu gibi.

8.5 / 10

 

Play It Again, Sam (1972) Yön: Herbert ROSS  Oyn: Woody Allen, Diane Keaton, T.Roberts

 

Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim. Gerçekten muhteşem bir komedi. Senaryoyu da Allen yazdığı için fazlasıyla zekice. Allen’ın “Casablanca” filmini seyrederken açılan film, bu filme bol bol gönderme yapmakla kalmıyor adeta karakterlerini, olay örgüsünü içine katıyor. Entelektüel abazan modeline birebir uyuyor karakter. Fazlasıyla iyi.

9 / 10

 

Badlands (1974) Yön: Terence MALİK  Oyn: Martin Sheen, Sissy Spacek, Ramon Bieri

 

Bir başyapıt daha. Malik’in 30 yaşındayken çektiği ilk film. Zaten toplamda 4 filmi var. Fazlasıyla ilginç bir yönetmen. Röportaj vermiyor, fotoğrafları, görüntüsü pek yok. İki filmi arasında geçen süre 20 yıl. Bu filmde kısacık bir rolü var ve adı jenerikte geçmiyor. 1950’ler Amerika’sında yaşanmış bir olaydan yola çıkarak çekilmiş bir film. Nedensiz yere şiddet uygulayan, öldüren bir karakterin bir kıza aşık olup onun için her şeyi yapması üzerine gelişiyor olaylar. Dış ses olarak Sissy Spacek’in ağzından dinliyoruz olayları. Spacek’in, 15 yaşında bir kızın dünyasından yorumlayıp, adamımızın işlediği cinayetleri oyunmuş gibi anlatması fazlasıyla ironik. Görüntü yönetmenliği tek kelime ile kusursuz. Malik de hemen akla Kubrick’i getiriyor, her türlü takıntısı ve mükemmeli araması ile. Ortaya çıkan iş ise tek kelime ile mükemmel.

9 / 10

 

Revolutionary Road (2008) Yön: Sam MENDES  Oyn: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet

 

Döneminde çok okunan, kült olmuş bir romanı uyarlamış Mendes. 1955’de bir banliyö evine (mevcut banliyö treni olgusu nedeniyle Türkiye’de kenar mahalle olarak anlaşılan, esasen şehir dışında oturmaya parası yetenlerin oturduğu yerleri tanımlamakta kullanılan terim...-ekşisözlük) yerleşen genç çiftin yükselirken düşüşü üzerine. Savaş sonrası filizlenmeye başlayan kapitalizmin ilk denekleri, kurbanları olan bu insanların durumunu görmek için kaçırılmaması gereken bir film. Dönemi çok iyi yansıtmışlar her anlamda. Hollywood sinemasında banliyö mekânlar meşhurdur, bilen bilir. “Buz Fırtınası”, “Örümcek Adam”, “Big Fish”, “Pleasantville” gibi filmler bu yerlerde geçer ve mekânlara fazlasıyla vurgu yapılır. İzole ortam olmalarının orada yaşayan insanlar üzerindeki etkisi, yabancılaşma, şehrin kalabalığından kurtulmuş olmanın verdiği huzurla, yeni tatminsizliklerin birbirine karışması, çılgınca şeyler deneme isteği (bkz: Buz Fırtınası) Filmde özellikle bir karakter var ki, sahnelerinde diğerlerini ezip geçiyor: Michael Shannon. Bu adama dikkat. Henüz 35 yaşında ve müthiş bir oyuncu. William Friedkin’in “Bug” filminde çok zorlu bir başrolün altından kalkabilmişti. Bu filmde de kendini fazlasıyla parlatmış. Mendes bence iyi bir yönetmen ama bu filmde biraz sönük kalmış.

7.5 / 10

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/6/2009 - PARABOL


Parabola – TOOL

http://www.youtube.com/watch?v=RiV_ue-PbL4&feature=related

Dünyanın en zengin adamlarından biriydi. Kendi gökdeleninin çatısına çıktığında, asfaltta kendi tuttuğu otuza yakın kiralık katil kendine bakıyordu. Yanındaki iri otuza yakın, içi para dolu çuvalları tek tek aşağı atmaya başladı. Her bir katil işine düşkün, sözlerine güvenilir, erdemli kişilerdi. İşi yapmadan parayı almaları söz konusu olamazdı. Üç dört katil çuvallara göz kulak olmak için aşağıda kalırken, kalanlar koşarak binaya daldılar. Zengin adam aşağı atlamadan bu işi kendileri bitirmek zorundaydı.

 

Adam bir sigara yakıp dumanını keyifle savurdu, bulutlara yakın olduğu bu zirvede. Soğuktu da ve iliklerine işleyen rüzgâr kendini hem titretiyor hem de sallıyordu. Tutunmasa hemencecik düşecekti.        

 

Katillerin bir kısmı asansörle, kalan kısmı son hızla merdivenlerden ulaşmaya çalışıyorlardı çatıya. Merdivenlerden çıkan katillerden biri çok yorulup pes etti. Merdivenlere çömelip cebinden bir vesikalık fotoğraf çıkardı. Yıllar önce öldürülmüş oğlu ve karısına baktı hüzünle. Ölümlerinden sorumlu olan adam şu an çatıdaydı ve bu işi yapmayı en çok o istiyor ve hak ediyordu. Parayı umursadığı yoktu.

 

Bir süre daha dinlenip merdivenlerde katil, doğruldu. Düşündü ve hızla aşağı inmeye başladı ve bu çok daha kısa sürdü. Aşağıdaydı şimdi ve zengin adamın aşağı düşüşünü görmek istiyordu. Arabasına doğru sabırla yürüyüp bagajdan beysbol sopasını alıp geri döndü. Hayatının atışını yapmak için sabırsızlanıyordu. Düşündüğü, zenginin yere çakılmasına bir metre kala, kafasını havadayken yapacağı vuruşla parçalamaktı.

 

O esnada bir helikopter göründü bulutların arasında. Tam da katiller çatıya iyice yaklaşmışken, zengin adamı helikoptere alıp havalandılar. “Bu iş o kadar kolay olmayacak, parayı hak etmeniz gerekir” diye bağırıp, alaycı bir gülümseme ile helikopterin kapısını kapattı zengin adam.




Kardanadam’ın gözlerini kızgın demirle dağlarken delinin biri, birkaç çocuk yanına yaklaşıp alaycı gözlerle sordular: ”Kör ettin kardanadamı dayı. Yakıştı mı sana?”


Cevapladı dayı: “Aksine gözlerinin feri gitmişti, geri verdim ona. Bakın gülümsüyor bize.” Peşinden kardanadamın yüzüne oturtulmuş havucun altına, elindeki kızgın demirle bir yay çizdi, gülen ağız şeklinde. Zorla gülümsermiş gibi hüzünle bakıyordu şimdi kardanadam, dağlanmış göz çukurlarında bir varlık sorunsalı eşliğinde.

Bilge deli, bir kahkaha atıp, bir anda çekip çıkararak kardanadamın yüzündeki havucu ısırıverdi yarısına kadar. Yine aynı tuhaf kahkahayla havucun kalanını yerine geri takıp sözlerini tamamladı: “Burnu çok uzundu. Yüzünde devamlı yalancı ve yabancı bir bakış, pinokyoyu anımsatıyordu. Şimdi bize benzedi işte. Size, bana, insana.”


Karşıki binaların birinde, pencere kenarında yaşlı bir adam, elinde dürbünlü tüfeği ile tüm olanları görmüş ve duymuş bir şekilde nişan aldı kardanadamın kafasına önce. Sonra birden hedefi değiştirip hala o tuhaf kahkahasını atan adama nişanladı ve tetiği çekiverdi.


Kafası dağılan adamın beyninin parçaları, fışkıran kan ile beraber etrafa dağıldı. Ilık kan, kardanadamı hızla eritmeye başladı. Kardanadam'ın tepesinin ortasına fışkırıp birikmeye başlayan ılık kan, gövdeye doğru tuhaf ve hüzünlü bir çukur açarken, yarısı ısırılmış havuç da erimenin etkisiyle düşüverdi. Düşen havuçun altındaki gülümseme görüntüsünü veren derin yay, bir süre daha dayandı ve o da peşinden kızıla boyanıp yere aktı.


 

Mermerin el kalitelisi. Pürüzsüz, kaygan, muhteşem renkler, o deli sertlik, titreten soğukluk. Odalardan birine özellikle döşenmiş. Üzerinde uyuduğunu söylediler, yoğun bakıma getirdiklerinde. Tırnaklarını geçirmeye çalışmış birinci sınıf mermere, gelmemek için. Zorla söküp almışlar. Hastalıktan, açlıktan ölmek üzereymiş. Hala titriyor.

 

Bütün işini mermerin üstünde görüyormuş. Odanın içinde bile yürüyerek değil, sürünerek geziyormuş, bütün bedeni ile mermeri hissedebilmek için. Genç kız duygusallığına yormak gerekir belki.

 

Hala titriyor. Yakınlarda ölmüş annesini sayıklıyor. Ateşi de var. İç organlarını kurtarmaya çalışıyoruz.

 

Teyzesi geldi az önce. Annesinin mezarından bahsetti, yakınlardaymış. Tuhaf bir merakla oraya gitmeye karar verdim. Aklıma gelen şey doğru mu acaba?

 

Çılgınca, pek çılgınca! Dehşet verici bir düşünce, ürkütücü bir istek. Annesinin mezar taşının mermeri ile üstünde süründüğü mermer aynı tip mermer. Ve amacı o mermer üstünde sürünüp ölerek, mermerden toprağa süzülerek mermerin toprağına kavuşmak. Tıpkı annesinin mermerden mezar taşının toprağı altında yatması gibi.

 

 



Jungfrukällan (1960) (The Virgin Spring) – Yön:Ingmar BERGMAN

 

13. yüzyılda Hıristiyanlığın henüz kırsala ulaşamadığı zamanlar. Soylular bu inancı benimsemişken, kırsalda hüküm süren paganizm. Saflığın sembolü soylu bir ailenin genç kızı kiliseye mum götürmek üzere yola çıkar. Uzun yolculuğunda geçeceği ormanda onu neler beklemektedir? Her şeye hükmeden güçlü Tanrı’nın dinine sarılmak onu tehlikelerden koruyacak mıdır? Hıristiyanlıkları koyulaştıkça, doğanın doğal dini paganizmden bilmeden arınmaları ve ayrılmaları üzerine, Tanrı Odin tarafından cezalandırılacaklar mıdır? Diğer taraftan, Tanrı Odin’in Pagan kulları her şeyi hafife alarak, daha özgür bir din önermesi mi getirmektedirler? Ya da Tanrı Odin’in onlar için hazırladığı, olması gereken sona doğru mu ilerlemektedirler? Tanrılar, dinler işbirliği yapmış olabilir mi? Ya da her Tanrı, kendi kullarını diğer Tanrı'ların kullarıyla mı sınıyor?



Kısa filmleriniz, zayıf görselliklerinin üzerine itina ile ağır anlamlar yüklenerek çökertilir. Gel! Sen de bu yalana dolan.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/5/2009 - YIĞIN


Schism - TOOL
http://www.youtube.com/watch?v=UhjG47gtMCo

Talk about the passion:

 Sigarayı bırakmanın yolları: Bu problemi kökünden çözüyoruz. Tiryakiyi öldürüyoruz.

 


Sivilcelerinden kurtulmak isteyen bir genç kız kiralık katil tutar. Sonra da tutar katile aşık olur. Katil işiyle aşkı arasında kalır. Tabancasını kızın yüzündeki sivilcelere doğrultur. “Başladığım işi yarım bırakmam sevgilim” der. Kız yalvarır: “Başka bir yöntem bulalım” der. Düşünür katil ve “Evet” der, “buldum”. Bir şişe kezzabı kızın yüzüne boca eder. Ama bu durumda katilin aşkı da sona erer, kız tanınmaz haldedir. Kafatası krallığına gelin gider 3 ay sonra.

 


— Varoştaki senin gibi alımlı, güzel kadınları bilirim. İçinde bulundukları çevreyle görünüşleri arasında tuhaf, kederli bir zıtlık vardır. İçlerindeki neşeyi, güzel yaşama isteğini dışa vurdukça hep görünmeyen bir duvara çarpıp içlerine geri döner bu duygular. Direnenler bu boğucu ortamdan kurtulmayı başarabilir bazen ama bedeli de ağır olur genellikle.

— Şair gibi konuşuyorsun.

— Aslında kasabım, etten de iyi anlarım.

— İğrençsin.

— Hoşuna giden şeyler söylediğim sürece bir şair, rahatsız olacağın şeyler söylediğimde bir kasap; tercih senin.

— Şu kıymamı alabilir miyim artık!


Delinin biri, elinde ustura matbaaya dalar. O an basılmakta olan kitabın, basılmakta olan sayfalarında kendinden bahsedilmektedir. Baskıyı okuyan bir işçiye arkadan sessizce yaklaşır ve gırtlağını keser. İşçi tam da başına gelecekleri okumaktadır o an. Gırtlağı kesildiği an, ‘’…deli arkadan yaklaşır ve işçinin gırtlağını keser…’’ cümlesini okumaktadır. Ve o an ölüm acısını bastırır, baskıda yazanla ilgili merakı. Gırtlağından fışkıran kan kıpkızıl etmiştir baskıyı, okunmamaktadır. Eliyle gırtlağına basıp yan baskıya yürür zorlukla. Kaderini öğrenme dürtüsü ayakta tutar kendini. ‘’…arkasına döner ve deliyle göz göze gelir…’’ kısmını okuyunca arkaya dönüp dönmemekte tereddüt eder. Sonraki satırlarda ‘tereddüt eder’ kısmı yazdığını düşünür. ‘Birazdan yere yığılır ve ölür’ tarzı bir şeyler de peşi sıra gelecektir kendince. Okumayı bırakır ve kaderine isyan eder. Delinin elinden usturayı kapar ve sıkı bir hamleyle delinin ömrünü sonlandırır. Ambulans içeri kadar girmiştir. Kitaptaki son satırlarda ‘’yerde uzun süre can çekişip öldüğü’’ yazmaktadır.

............................

5. Sonra Lyotard'ın, ressam Monory için yazdığı bir yazıda, 'modern özne' ile 'temsil' fikrine yönelik eleştirisini dile getirirken kullandığı bir Borges öyküsüne geçer. Bu öyküde şöyle bir olay anlatılmaktadır: " Aynaların dünyası ile insanların dünyasının birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece, ayna halkı dünyayı işgal eder. Çıkan savaşın sonunda, Sarı Sultan'ın büyü gücü sayesinde ayna halkı alt edilir. Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı, insanların kölesi, yansımalardır. Ama bir gün gelecek, büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğüne kavuşacaktır"

...............................

 

Ömrü boyunca hayatına bir an girip kaybolan bu kızlar, bu insanlarla ölümünden sonra karşılaşacakmış, onlarla geçirdiği kısacık anlarla istediği gibi oynayıp, o tatlı zamanı olabildiğince uzatabilecekmiş gibi bir his; beyninin kıvrımları arasından bir görünüp bir kaybolan bir sirk palyaçosunun kırmızı şortunun cebindeki kırmızı lastik topa dönüşüyor, palyaçonun cebindeki şişkinliği görmesi, orada o topun olduğunu bilmesi kendini mutlu ediyordu.

 

Bıçağın ucunu test etti. Ve hızla televizyondaki kadının böğrüne saplayıverdi. Bir daha, bir daha, bir daha. Bıçağı çekip, gerisin geri birkaç adım attı. Kan damlıyordu ucundan. Televizyondaki kadın, afallamış bir yüzle sendeleyip yere yıkıldı. Arkasındaki iki kişi, bıçaklımıza hamle edecekti ki, çekiverdi fişi. Bıçak elinden düştü. Tuhaf bir pişmanlık, titremeye dönüşüp yayıldı bedenine. Bıçağı yerden aldı. Kendi alnına ucunu değdirip biraz bekledi. Ve hızla içeri doğru ittiriverdi. Kırılmış cam sesi ve o an yanan bir elektronik devre sesi birbirine karıştı.

(anafikir, altmetin : gerçekliğin tersyüz edilmesi, beyaz camın 'gerçek' olana evrilmesiyle, seyircinin/canlının da beyaz cama dönüşmesi.)

 

Kinder çikolatalarının, çocukları "kindar" yapması üzerine önlem alan Roma belediyesi başkanı Errico Tardelli, fabrikaya bizzat baskın yaparak patronu kıskıvrak yakalamış, elleriyle kafasına basıp belediye minibüsüne bindirirken, patronun "bunun intikamını alırım Errico" demesi üzerine, "bakın görüyorsunuz, ne kadar da kindar, balık baştan kokar" demiştir.

 

Artık siz de karışık kuruyemiş içindeki istenmeyen leblebilerden kurtulabilirsiniz. Rowenta bütün gücüyle bu proje üzerinde çalışıyor. brAun'da çalışmak isterdi ama yeterli ödenek olmadığından gelişmeleri endişeyle izlemekle yetiniyorlar. Rowenta şu anda %60 başarıya ulaştı. Bu başarı, kuruyemiş yiyenler arasında bir leblebi sever olması durumunda %90'lara kadar çıkıyor. Rowenta, ürünün beta versiyonunu piyasaya sürdü. Beta versiyonu, yeme-içme ve barınma ihtiyaçlarını giderip, leblebi ihtiyacını da karşılarsanız, bir leblebi severi de yanında bedava almanıza olanak tanıyor.

 

''Elektrik telleri yazın genleşir ve uzar'' derdi elektrik hocamız. ''bundandır o güzel yaz günlerinin sıcağında hafif sarkmaları.'' Hocamızın rakı saati gelmişti, bir an masanın altına girip bir fırt çekip devam etti: ''Kışın ise soğuktan sıkılaşır ve kısalır ki, karlı kış gecelerinde sobalı evlerimizde kestane patlatırken bu sıkılaşma ve kısalma daha bir seyredilir olur.'' Tekrar masa altı ve bir fırt daha. Aynı anda ben de sıranın altına sinip kanyağımdan bir fırt çekiyorum. Lise hayatı devam edip gidiyordu bu şekilde.

 

Evet, birçok araç gereç, teknolojik ıvır zıvır bize zaman kazandırıyor, ama hayatımızı uzatmıyor. Özümsenmiş, saflaşmaya doğru giden hayat, bunun gerçekleşmesi için eyleme dönük pasif çabalar. Aslında bize hız kazandıran bütün bu ıvır zıvır ömrümüzü uzatmıyor, aksine kısaltıyor. Hızın kazandırdığı kadarı, belki de fazlası, ömrümüzün giden kısmı.

Sıcak yaz günleri, Pazar öğle sonraları. Ya evden çıkıp kalabalığa karışıp alabalık olacaktım, ya da duvarlara nemli uzuvlarla kök salmış sürüngen. Beni evde tutmak için bol malzeme vardı, her zaman da olmuştu. Ama ben kendimi evde tutabilmek/avutabilmek için bu kadar malzeme toplarken bir taraftan da bu topladıklarımın gözümdeki değerini düşürüyordum. Bile bile bunu yapıyordum. Bu kanlı kısırdöngüden çıkamayacağımı bile bile, beynimin kıvrımları arasında gezinen uğursuz, karanlık, hayata neşe katıp güzelleştiren ne varsa kurutan şey. Beni, çıldırmadan hayatta tutmayı başarıyor, öbür taraftan da normalleşmeme izin vermiyordu. Sanki keskin bir çelik telin üzerinde dengedeydim. Kasvetli, kederli, mutsuz, bezgin ve içi geçmiş; artık her şeye kayıtsız, heyecansız ve yalnız.

Hastaneleri, hapishaneleri, mezarlıkları geziyor, ruhumun açlığını giderecek bir şeyler arıyordum. Ölmek üzere olan hastalarla göz göze geliyor, cenaze törenlerine katılıyor, herkes gittikten sonra kendimden bahsediyordum. Ölüler bulunduğum durumu anlayacak durumda gibiydiler. İğrenç, rahatsız edici bir solucan gibi nezih insanların arasına karışıyor, onları acımayla karışık sonu gelmez bir nefret duygusuyla izliyordum. Hep iyi bir izleyici olmuştum. Birileri bunun farkına varsaydı ödüllendirilebilirdim belki de. Ve ölesiye nefret ettiğim insanların, alışkanlıkların, konforun müdavimlerinden olabilirdim. Çünkü ben aslında kendimden nefret ediyordum. Bu o kadar güçlü bir nefretti ki, aynı zamanda bana bunu saklayacak, buna dayanacak gücü de veriyordu. –Remember Tomorrow –İron Maiden-  level atlamış bir zombiydim belki de. Üstinsan modeline ulaşmayı başarmış bir zombi.

Hayatı, insanları, evreni algılama şeklim hep farklı olmuştu. Baktığımda, elimi atsam karşımdaki şeyi parçalayabileceğimi hissediyordum ama bunu bilmekten de derin bir utanç duyuyordum. Utancım yeteneğimi zamanla bastırıp, hayata tutunabileceğim bu dalı tamamen kuruttu. Yüzükten vazgeçemediği için Gollum’a dönüşen bir hobbit. Nefis betimlemeler yapabilirdim oysa. Ama birilerini bundan mahrum bırakmak derinden gelen bir keyif veriyordu. Hastalıklı, sapkın, dengesiz ve yenilgiyi kabullenmiş biriydim.

Ölmeden kendimle hesabımı kesebilmeyi isterdim ama olanaksız olduğunu anlamıştım. Birileriyle, bir şeylerle derin bir yüzleşme/hesaplaşma yaşayacağıma emindim artık. Büyük ihtimalle ölümümden sonra olacaktı.

Bunu Beklemiyorduk:

Mumları üflemişti ki, ki 30 küsur mum bir anda sönüverince nefesinin ne kadar kuvvetli olduğundan bahsedip gülüşmüştük. İçeri O girdi. Pastayı kesmek isteyen kızı yana ittirip cebinden bir ustura çıkardı. Küçük, güzel bir dilim kesip, doğum gününü kutladığımız arkadaşa yedirdi. Pasta, arkadaşımızın dilinde yumuşacık, nefis bir etki bırakıp mideye inmek üzereyken, yeni gelen arkadaş bu eyleme izin vermeyip, elindeki usturayla doğum günü adamımızın gırtlağını kesiverdi. Kanla karışık, çiğnenmiş pasta karşısında durmakta olan sevgilisinin yüzüne sıvandı. Şok ve dehşet içindeydik.  (İlham'ın alındığı yer: 'Eastern Promises')

 

...........................

Serhan Ada: 2000 yılında Jean Nouvel’la yaptığınız röportajda Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri için: “New York’un ruhunu en radikal biçim: dikey formda yansıttıyor, kuleler iki delikli kart (punch tape) gibi gözüküyor, birbirlerinin klonları. Şehrin bittiği yer ama çok iyi bir son oluşturuyor. Mimarisi hem bitiş olduğunu hem de bitişin başarıyla sonuçlandığını söylüyor.” demiştiniz. O zaman mimari çevrelerin buna tepkisi nasıl oldu?
............................

http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=13491

 

J.Baudrillard bu tuhaf ve karanlık yorumu, kuleler indirilmeden önce yapıyor, 2000 yılında.

 

‘Kafadan sakat olma halim’ şimdiki zaman, -yorum, -yorsun, -yor takılı, takıntılı bir halde, KBB’cıya görünmek için numara aldım sağlık ocağından. ‘’Öyle bir bölümümüz yok’’ dedi, usta işi hemşire. ‘’Hem bana kalırsa önce akıl sağlığınızı kontrol ettirmelisiniz’’. Titreyen kolumu umursamadan sallayıp cevapladım: ‘’Tamamen haklısın’’. Numaramı havaya attım. Benden sonra gelen onlarca ihtiyar kapmak için yükseldi. Sanırsın NBA finalinde başlama atışına çıkan pivotlar. Çıkarken dikkatimi çekti: Sağlık ocağının uzun koridoru boyunca çivi yazılarıyla bir şeyler yazıyordu. Öyle değilmiş. Buraya şifa bulmaya gelen ihtiyarların her biri burada ölürse, onun adına bir uzun çentik atılırmış duvara. Törenler eşliğinde helvası yenir, elbiseleri, cüzdanı, bedeni vs. yağmalanırmış peşi sıra. Bu yüzden dış kapının etrafında uğursuz ölü seviciler beklermiş.




Taşrada Zaman:

Dijital fotoğraf makinem elimde, yolumuzun az dışındaki bu köye uğruyoruz. Köy evleri, zaruri ihtiyaçların giderilebildiğini –ancak- gösteren, köye gelişigüzel yayılmış araç-gereç, vasıta, el yapımı iş gören parçalar, kavruk yüzlü yaşlılar, evren kurulalı beri bu olağandışı oluşumu kanıksamış insanlar. Güngörmüşlük bu olsa gerek. Onlardan çok önce bu yerlerde, aynı topraklarda yaşamış medeniyetlere methiyeler düzerken, bu insanları görmezden gelmek tuhaf ve acı verici. Küçük bir çocuk, elinde kuru ekmek derme çatma evin kapısından bana bakmakta. İlginç bir fotoğraf yakalama umuduyla makinemi siyah-beyaza alıp deklanşöre basmak üzereyken annesi çocuğu içeri çekip söyleniyor: ‘’Sizin küçük burjuva tatminsizliklerinize, basit oyalanmalarınıza alet olmayacağız. Bu şekilde değil, asla!’’

 

Atını da sahibi ile beraber gömecektik. Atını çok severdi ve böyle olmasını isterdi. Büyükçe bir mezar kazdık. Sahibi ölü olduğundan gömülmesi kolay olacaktı. Ama atı diri diri gömemezdik. Nasıl öldürebiliriz diye tartışırken Ferit Edgü geldi, elinde bir tabanca, önce atı vurdu, sonra kendini. Mezarı biraz daha büyütmek gerekecekti.

Cinayet mahalline dönmeye çalışırken kaybolan şaşkın katil. Başka bir binaya dalar. Maktulun hala orada olduğunu ve tuhaf bir istekle kendini beklediğini düşünmektedir. Katil kurbanla bir kez daha –deneyim kazanmış olarak- birleşmek/katarsis ister. Yanlış yerde olduğunu bilmeden heyecanla merdivenleri çıkar. Kapının aralık olduğunu düşünmektedir. Yanlış yerde olduğunu anlar. O an bir kez daha ve belki de olması gerektiği gibi yaşayamayacağı bu eşsiz deneyimin eksikliğiyle kendini merdiven boşluğundan aşağı bırakır. Kapıcının köpeği ölmüş katilin başını koklar, yere yayılmakta olan kanını yalar. Öksürüp yattığı yere döner.

Kaza olduğunda ikimiz de arka koltuktaydık; ben ve karpuzum. Sallantı esnasında elimden fırlayıp ön cama fırladı ve parçalandı. Dışarıdan bakıldığında -dışardan bakan insan için feci bir yanılsama- dehşet görünüyordu. Dışarı saatler sonra -keyfi olarak oturmuş şöförle çene çalıyordum- çıktığımızda ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleriyle akrabalarımız gördüklerine inanamamışlardı. Olan karpuza olmuştu. Crash Cours On Brain Surgery..

 

Bu, bu bir ''kaçış hali'' İftar çadırında cinayet. Bedenimi yerleştirebileceğim hayatıma geçici olarak da olsa anlam katabileceğim bir duruş yeri olarak -çıldırmamı geciktirecek bir yer- iftar çadırı kuyruğuna girmeye karar verdim. Sıra bana geldikçe arkalara geçiyordum. Bir çocuk saflığıyla, coşku dolu kıpırdanmalarla kuyruk iyice azalınca fark ettim ki, amaç karın doyurmakmış. Kuyruk bittiğinde tek başıma kalmıştım. Etrafımda benimkine benzer bir amacı benimseyen kimse yoktu.

 

Foucault's Pendulum (fuko sarkaçı) seyrederken dalıp hipnotize olan müze ziyaretçileri kendilerine geldiklerinde herşeylerinin çalındığını fark ettiler. Fark etme eyleminde bayağı zorlandılar,çünkü sarkaç akıllarını almıştı.

 

Değersiz ölüler.
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/5/2009 - JÜBİLE 2

**

Palmiyeler… Palmiyeler… Palmiyeler arasında ince bir palmiye köküne takılı kalırdı bakışlarım. Tatil pazarlayan acentenin duvarındaki bu manzaradan bahsediyorum. Bir iguana, bukalemun kırması sürünürdü kadraja girmeyen kısımda. Arkasından ben sürünürdüm. Kadraja girebilmek, duvardan süzülüp konforlu acente koltuklarından birine kurulup bir tatil yeri seçmek isterdim. O güzel manzaranın yapıştırıldığı duvarı yapan duvar ustasının gömülü olduğu kimsesizler mezarlığını bulmam kolay olmadı. O manzaraya bakılıp alınan her tatilde payı olmalıydı. Bir gece yarısı çıkardım mezarından zorlukla. Yaz sıcağının geceye kattığı serin rüzgâr mezarlığın ağaçlarının yapraklarını, bebeğini sallayan ana şefkatiyle sallıyor, o tatlı hışırtı da ninni gibi oluyordu. Her an uyuyabilirdim. Ustayı bir çuvala koyup yıldızları seyretmeye daldım. Ustanın varlığı romantizmi bir parça öldürüyordu ama katlanılır gibiydi. Gündüz 12:15’de, Temmuz sıcağında ustayı sırtlayıp acentenin yolunu tuttum. Hışımla kapıdan girip ustayı manzaranın önüne fırlattım. Yer beğenmeye çalışan iki kızı enselerinden kavrayıp zorla da olsa ustayla tanıştırdım. Sıra dışı bir tatil olacaktı onlar için. İroninin tadını kaçırmıştım.

 

**

Hastane yemeklerinin hastasıyım. Hastalığımın sebebi, hastane yemeklerinin hastası olmam. İştahla yiyorum, yedikçe bu hastalığım hiç geçmiyor. Üzerimde binlerce tetkik yapılmasına rağmen hastalığımın sebebini bulamadılar. İnşallah bulamazlar. Hastasıyım hastane yemeklerinin.

 

**

Malik'in filmlerindeki kahramanlar gibi içsesimi dinliyorum. Duyan başkası var mı acaba? Ne düşünsem ne söylesem dublaja, altyazıya dönüşüp özünü yitirecek.

Trendeyiz. Can sıkıntısı had safhada. Kasvetli bir Pazar öğleden sonrası. Bakırköye gidiyorum. Kanyak şişemi çıkarmışım usul usul demleniyorum, umursamadan karşımda oturan iki takkeli cüppeli genci.

Vatman da o an demlenmekte, camdan görüyorum. Rakı, beyaz peynir, kavun...daha ne olsun. Canım çekiyor, bakışıyoruz. Şerefe anlamında kanyak şişemi kaldırıyorum. Gülümseyerek karşılık veriyor. Biz vatmanla bakışırken 30'larında güzel bir kadın raylara atlıyor. Kimse tepki vermiyor, sanki bütün vagon, bütün tren çakırkeyf. Sanki aşk treni bu. Yolda karşılaşılacak bütün aksilikleri şimdiden umursamayarak bizi aşk adasına götürüyor. Sanki bizi, boynumuza çiçekten çelenk takmak için sabırsızlıkla bekleyen esmer yerli kızlar var orada.

Karşımdaki gençlerin bana kızdığı belli. Ağır ağır Soğuksu İstasyonuna doğru ilerlerken gözüm uzaklarda. Beni terkeden kızları düşünüyorum ya da benim terkettiklerimi. Nedense hepsi özürlü, yaşlı ya da çok çirkindi.

Boğazımda bir acıyla irkilip kendime geliyorum. Karşımda oturan takkeli, cüppeli, köse genç 99'luk tespihi bir kement gibi sallayıp boğazıma geçirmiş vaziyette. ''Yeter içtiğin!'' diyor, ''cehenneme gideceksin.''

''Bu trende, bu vagonda aynı istikamete giden bizler, dünyada yaşayan varlıklar olarak da aynı yere gitmeyecek miyiz? Bence hepimizin kaderi/sonu aynı.''

Etkileyici sözlerim üzerine tesbihi gevşetiyor. Bir çırpıda yanıma atlıyor. Bana bir anlamlı bakış atıp, pencereye doğru dönüyor yüzünü. Ani bir hareketle takkesini fırlatıp atıyor dışarı, trenin açık penceresinden. ''Bir yudum versene'' diyor, yarıladığım kanyak şişesini tatlı tatlı sallarken ben.

Bir sigara yakıp derin bir nefes çekiyorum. ''Bu kadar çabuk karar değiştirme'' diyorum, ''belki de doğru yol seninkidir.''

Bir süre bakışıyoruz. Yağlı ve hantal bir fokbalığı gibi acemice kıpraşıp karşıya geçiyor tekrar. Cübbesinin cebinin derinliklerinden yedek takkesini çıkarıp, pişman gözlerle usulca geçiriyor kafasına. ''Özür diliyorum'' diyor, kendine benzeyen arkadaşına. ''Bir an şeytana uydum.''

Kanyağımı yudumlamayı sürdürüyorum. Canım hala sıkkın. Pisliğin tekiyim.

 

**

Kumar oynuyoruz ama parasına değil annadın mı, kafataslarımıza. Kazanan kaybedenlerin öldüklerinde kafataslarını alacak ve evinin güneş gören duvarına asacak, dostluk hesabı. Poker oynuyoruz, purolar ve viski cabası ve cumartesi akşamı. Sanırsın bir Amerikan filminden bir sahne.

Karşımda Halis oturuyor ve arkasında sevgilisi şişme bebeği Neriman var. Bebeğin plastik kollarını omuzuna attırmış, havaya giriyor bir aşkın özlemini az da olsa dindiriyor. ''Ne atıyım Neriman?'' diyor. Neriman da ses yok, ki mümkün mü? ''Ya siterim Nerimanını, hadi oyna'' diyorum, kızmışım kafatasım canlanıyor gözümün önünde Halis'in güneş görmeyen köhne evinin duvarında.

O da bana küfür ediyor. Dayanamıyorum çekiyorum çakaralmazımı vuruyorum oracıkta Nerimanı. Halis bu durumda ortalığı yıkması gerekirken çok soğukkanlı. 'Hah şimdi çıldıracak' diyorum yaptığımdan pişmanlık duyarak. Şişme bebek Nerimanın düştüğü yere bakıyoruz, hala şişik sanki mermiyi o yememiş. Yine de acele etmeli, müdahele etmeliyiz.

Telaşla mutfağa koşuyorum ocakta bıçağı kor gibi yapıp, sıcak havlu, bir kova su içeri koşuyorum. Kemalettin babasının bisiklet dükkanına koşuyor pompa almaya. Halisi, merminin girdiği yere can havliyle nefes basarken -hayat öpücüğü gibi birşey- görmeyi beklerken sapsakin bir adam görüyoruz karşımızda. ''Metin ol genç'' diyoruz, üzüntüyle.

Halis dudaklarında bir yarım gülümseme bebeğin üstündeki tişörtü çıkartıyor. Bir de ne görelim: Çelik yelek. ''Biliyordum, içinizden birinin bir çılgınlık yapacağını'' diyor, ''ve ben Nerimanımı asla savunmasız bırakmam.'' Çıkarıyor 2000 sigarasından. ''Yakın birer kalite keratalar'' diyor. Yakıyoruz, ciğerlerimiz bayram ediyor.

 

**

Kimliksizliğimden utanamayarak uzaklara baktım. Gitmek istiyordum ama nasıl? Dalgaları tek başıma, şafağa yakın dinlerken ve seyrederken bir karaltı gördüm dalgaların arasında. Ben denizin ufuk çizgisinde kaybolmak, aşıp gitmek isterken, tersine oradan bir karaltı karaya doğru yaklaşıyordu. İyice yaklaşınca bir denizkızı olduğunu gördüm. Ateş sönmeye yüz tutmuşken biraz geç kalmışlık da vardı. Bana ellerini uzattı, karaya çıkmak istiyordu. Yunus balığı gibi 'vıyk vıyk' sesleri de çıkarmasa romantizm doruktaydı. O'na gitar çaldım, kanyak içirdim. Kendinden geçmişti. Aç ve şehvetliydim. Ateş sönmeden çabucak belden aşağısını ayırıp nazik ve tatlı bedeninden ateşte kızartıp yedim. İri ve kalın kılçıklar romantizmi biraz daha zedelemişti ama doymuştum ve sıra başka birşeye gelmişti...

**


Böcek koleksiyonu yapan bir hahamın böceklerinden birinin kavanoz aralığından çıkması. Halıda yürürken hahamböceğinin hamamböceği ile karşılaşması. Ha haham, ha hamam...

**

Gecelerin adamı ölüsevicinin biri -adı mortallover- genç ve güzel bir kadına aşık olur. Kadın da adamımızdan hoşlanır, yakışıklıdır da arsız olduğu kadar çünkü. Ama adamımız bu şekilde olmasına alışık değildir. Kadını reddeder.

Aradan günler geçer adamımızın tuhaf karizması genç kadının hala başını döndürmektedir ve bu hınzırı bir türlü unutamamaktadır. Bütün yalvarmaları boşunadır adamımıza. Adamımızın stili bambaşkadır ve bunu da açık etmekten ölesiye utanmaktadır. İyice uzaklaşır kadından, kendinden haber alamayacak şekilde cep telefonun kapsama alanının dışına kadar kaçar.

Talihsiz kadın bu ayrılığa daha fazla dayanamaz ve intihar eder ve ölür. Cenaze törenini kendi evinde olmanın rahatlığıyla uzaktan izleyen adamımız ağlamaklıdır. Bir an öylesine çılgınca bir kahkaha atıverir anlamsızca. O an dikkatli bakan herhangi birinin görebileceği ağzındaki bütün dişler altındır ve sevdiklerinden birer hatıradır.

Herkes uzaklaşınca mezarlıktan, sıcak yuvalarına gitmek adına. Adamımız yaklaşır mezara usulca. ''İşte bu benim stilim'' diye mırıldanır, bir taraftan talihsiz kadının mezarının toprağını okşarken.

**

bir balerin tanırdım. hüzünlüydü ve tek bacaklıydı. ''sıfıra yat'' derdim ''güzelim'' usulcacık yatardı, ağlardı. kan birikirdi burun deliklerinin o karanlıklarında. susardı sonra, kederle örülmüş bir örümcek ağına yakalanmış bir dişi kelebek gibi. kim bilir sonraları sıfıra yatmaz olmuş muydu? tek bacakla kısa sürecek olan bale yaşamından sonra hızla aldığı kilolalarla arası nasıldı? kim bilirdi bu hüzünlü, yalnız ve çirkinliğinde gizli bir güzellik yansıması olan bu kız şimdi ne haldeydi? içiyor muydu, hayata, insanlara, olmayan bacağına duyduğu özlemin öfkesiyle sahte bir dostluk mu kurmuştu kadehlerle? daha fazla şey öğrenmek isteyen konformist küçük burjuvalar için 10 dakikalık bir ruh boşalımı mıydı? yeterli malzeme sağlayamadı belki yaşarken tatlı su burjuvalarına, ama öldüğünde tanıştığı bir ölüsevici ona geç kalan tatmadığı hazları yaşatacaktı belki de, kimbilir...

**

ıÜüBir ölü tırtıl. Bir kibrit kutusunda unutulmuş, kelebek olmayı beklerken. Ondan bu beklenirken. Kurumuş. Dönüşümün bir an önce olmasını isteyen; bilinciyle tırtılı buna zorlarken; tırtılın yumuşak gövdesi acı ile dolmuş. Bütün isteğini tırtılın gövdesine akıttığı için çocuk, unutuvermiş tırtılı kibrit kutusunda. Konteynırda havasızlıktan ölen Çinli göçmenler gibi acıyla kıvranmış bir süre. Varoluş acısını bastırmış, bedenin hayatta kalma arzusu. Kurşun tabuttan farksızken bedeni için, kibrit kutusu. Ve arzu, görünmez çizgiyi geçince, kıvrandıran acıya dönüşmüş. Kibrit kutusunun tatlı salınımlar yaptığını gören bir sinek, içinde hissettiği özgürlüğün ağırlığıyla kutunun üstüne konmak zorunda kalmış. Tırtıl son nefesini vermeden, nasıl bir kelebek olmak istediğini anlatmayı başarmış sineğe. Özgürlüğe kanat çırpan koyu kırmızı kanatlardan bahsetmiş. Sonsuz evrende kendini sıkışmış hisseden insanın, görünmez kanatlarıyla durmadan çırpınıp koyu kırmızı kana boyanması gibi tıpkı. Tıpkı onu kibrit kutusunda unutan çocuğun büyüdükçe, yarasının da büyümesi gibi. Akan koyu kırmızı kana bakan, tırtılı hatırlayan sineğin göğe acısız kanat çırpmasıyla her şeyin unutulması...

**

Bunlar son kelimelerim.. Son iç çekişlerim.. Bir bukalemun aymazlığıyla saf değiştiriyorum artık güçlünün yanında.. Ve anlamsız artık belki de sizleri güldürmek, siyasete bulaşmak dururken.. Ve ben işe gidiyorum, akşama dönücem.. Dolapda taze fasulye, günü geçmiş bir kase yoğurt, yumuşamış 3-5 domates.. 96.2 frekansında artık can yakmayan rock müzik.. Artık güldüremeyen yaşlı bir palyaçonun acınası sakarlığıyla sendeleyerek yemek masasına ilerlemek.. Hayatı boyunca eline isteksizce geçen fırsatları isteyerek değerlendirmeyen kahrolası bir eşitlikçi.. Çöldeki ölmek üzere olan bebeğin başında bekleyen akbabalarla kan bağlarından duyulan rahatsızlıkla bütün kanını değiştirmek istemek acemi bir hemşirenin göğsüne yaslanarak. Ve daha birçok anlamsızlık kumkumasına sarmalanıp tuhaf acılar ve mutluluklar yaşayarak değersiz hayatını biraz daha azaltmak...

**

                                               F  I  N


 

Buraya kadar okuduysan aslında oyunda 10-15 dakika kaldığımı, jübilemi yaptığım için çıkmam gerektiğini anlamışsındır.

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/5/2009 - JÜBİLE 1

Kuzu etini çok seviyorsak yamyamların da çocuklarımızı yeme hakkına saygı göstermeliyiz.

**

Uzunluk, kısalık vs. göreceli kavramlardır. Mesela ben size göre biraz kısa görünebilirim ama bu, Pigme basketbol liginde pivot olduğum gerçeğini değiştirmez.

**

Şeker Kız Candy’yi gördüm geçen akşam otoyol kenarında. Elinde sigara, mini etek, yanaşan arabalar. Anladım ki, Şeker Kız Candy olmuş Kaşar Kız Candy.

**

Kıyma almak için kasapa girdiğimde ağlıyordu yaşlı kasap. Kederli bakışlarla birbirimizi süzdük bir süre. “Kıyma istiyorum” dedim, büyük bir soğukkanlılıkla. “Kıyma mı?” dedi. “Demek kıyma istiyorsun; al sana kıyma!” deyip, koca satırı kaptığı gibi sol koluna sallayıp dirseğinden koparıverdi. Aynı keder ve çabuklukla kıyma makinesine bastırıverdi kopuk kolu. Görüntü ilginçti, anlatmama izin verin: Kopuk kolunun elini kavrayan bir adam, çekip çıkarmak ister gibi değil, tam tersi. Daha dibe bastıran. Kendi uzuvlarını parçalayan bir adam.

**

— Buradan mikrofonlarımıza ne söylemek istersiniz?

— Bütün dünya mikrofonları, birleşin!

**

Takım yarı finale yükselince heyecanla pencereye fırlayıp silahını ateşledi. Karşı komşusu tüm olanları görmüş, az önce hükümet yetkililerinin bu konudaki, ''görürseniz ihbar edin'' telkinine uymaya karar vermişti. Heyecanla ona da bir kaç el ateş etti. Geride tanık bırakmamalıydı. İspiyoncu komşu içeri kaçmayı başardı. Silahı olan ise hızla giyinip karşı binaya, komşusuna uğramak için, içinde dayanılmaz bir istek duyuyordu o an.

**


L'argent (1983) Yön: R. Bresson

Arkalardan bir ses ''ayağına bas yenge, ayağına'' diye haykırır. Gelin, damat ve konuklar kederle birbirlerine bakarlar. Bu davetsiz, nikâh şekeri arsızı misafir, gelinin belden aşağısının olmadığını bilmemektedir.

**

SHOPPING TV  15:17:03

Dangalak (tanıtımcı): Evet, elimizde bu Smith Wesson tabancalardan sadece 7 tane kaldı. Ele çok iyi oturan, insanın birilerini vurasını getiren bir silah. Bakın kafama sıkıyorum.

CEHENNEM  18:43:55

Zebani : Allah’ın salağı. Kendini vurdun, intihardan cehenneme düştün.

Dangalak : Allah’ın salağı mı? Allah’ın kılıcı Ali gibi bir şey mi? Ama ama ben intihar etmedim ki, tanıtım yapıyordum, denerken şey etti.

Zebani : Ney etti? Ürün süpermiş ki buradasın işte.

Dangalak : Ama ama…

**

Sağlam dostlarımızı kırdığımızı, onlarla uzaklaştığımızı söylüyorsun. Biz içimiz kan ağlaya ağlaya Tanrı ile bile yollarımızı ayırmıştık. Artık bizi paklayacak hiçbir şey olmayacaktı. Bunu bile bile bu kalın, karanlık kitaplara gömüldük. Kendimizden intikam alırken, bunun farkına varamamak, vardığımızı kendimizden saklamak. Bütün birikmiş ümitsizliklerimizi aynı potada tuhaf bir umutla eritip, oradan kendimize tapınacağımız –helva mı?- bir Tanrı uğraşısına girişmemiz ne kadar da aptalcaydı. Ama biz soylu aptallardık.

**

Kanım parkelerin birleştiği çizgilerden daha içerilere doğru sızıyordu. Yattığım yerden görüyordum. Parkelerden sonra betondan da aşağıya, alt kattaki ihtiyar çiftin huzurla ölümü bekledikleri oturma/ölme odasına, onlar o an oradayken, belki de kafalarına pıt pıt damlayacaktı. Bileklerimi kesmiştim ve belki de kanım, bütün canlılığıyla kalan ömrümü onlara devretme işlevi görecekti. Bunu bilselerdi ya da gerçek olsaydı, tavana gözlerini dikip, ağızlarını alabildiğince açarak, damlayacak her bir damlanın tadına bakacaklardı. Kan emmek ille de vampir olmak anlamına gelmezdi.

**

 

‘‘Yazan biri, yalnızca anlaşılmak istemez ama tam da emin olarak anlaşılmamak için yazar. Bir kitabı kimse açık seçik bulmazsa, böyle bir kitaba kesinlikle karşı çıkılamaz: belki bu, yazarın kısmi niyetidir, ‘kimse’ tarafından anlaşılmak istememiştir. Kendisini iletmek istediği zaman her soylu tin ve beğeni de, kendi okuyucusunu seçer; onları seçerek ‘diğerleri’ni dışarıda bırakır.

                               (Die Fröchliche Wissenschaft – Neşeli Bilim)  F.NIETZSCHE

 

Kötü sümkürmüştüm. Lavabonun oldukça dışına giden bir parça. Aramalarımız akşama kadar sürdü. Hava kararınca meşalelerle, bütün kasaba aramaya çıkacaktık.

**

Yalnız değilim ben; sigaram, çayım, kitaplarım sonra filmlerim. Bana çeşitli oyunlar oynayan, gerçeklikle alt benliğim arasında kaskatı kalın duvarlar ören beynim. Sigarayı bırakmayı düşündüm ama sigaram ve çayım ayrılmaları imkânsız iki kardeş gibiler. Onları ayırmaya dayanamam. ‘Sophie’nin Seçimi’ gibi olur sonra.

**

Korku ve dehşet yüzümden okunuyordu. Bütün bedenim titreyerek ittirdiğim, hastanenin aynalı kapısında kendimi gördüğümde. Askerde bütün aynaların üst kısmında ‘kılığını düzelt’ yazardı. O an hatırlayınca acıyla güldüm. Danışmaya kadar yalpalayarak varabildiğimde son sözlerim, ‘‘bellek kanaması, yardım edin’’ olmuş. Kendime geldiğimde tepemde bir serum, yatıyordum. Odada 6 kişiydik. Yanımdaki yatakta Sartre okuyan ihtiyar Sartre’a ne kadar da benziyordu. ‘‘Şaşırma, 0 zaten benim’’ dedi. Kanamam devam ediyor olmalıydı. Serum şişesine baktım, ispirto rengindeydi ve üzerinde ‘titre ve kendine gel’ yazıyordu. Herhalde bu yatakta çıldıracaktım, korkuyla beklediğim, gerçekleşeceğinden emin olduğum o an, kendimle vedalaşma zamanı gelmiş olmalıydı. İri ve acemi bir hemşire –acemi olanları kötü kaderin belirginleşmesine yardımcı olduğundan tercihimdi- saldırgan adımlarla bana yaklaştı. Bir uzun 2000 yakıp ‘‘ateşin var mı genç’’ dedi. Artık tamamen emindim, ‘ben ben değilimdir artık’ diyen Rimbaud’ya bir adım daha yaklaşmıştım. Diğer yanımda yatmakta olan tikli genç, birden yerinden fırlayıp elindeki plastik bidonun içindeki sıvıyı üstüne boca etti. Benzinmiş. ‘‘Burada ateşin kralı var hemşire’’ deyip kendini ateşe verdi. Hemşire yanmakta olan adama yaklaşıp, yanmasına aldırmadan sigarasını yaktı. Bedenimin yer bulamadığı/sokulmadığı bu uzay zaman diliminin tadına böylesine iştahla bakmama izin verilmesi ve belleğimin dimağında bıraktığı nefis tat. Kurmacaları kurgulayanı ensesinden tutup, buruşturarak kurmacalarının arasına fırlatan ‘görünmeyen el’, varlığım varlığına armağan olsun… Burada durmalıydım.

**



Herkes gitti, biliyorsun. Herkes gitti, görmüyorsun. Hayatımın bütün cumartesi öğle sonraları. Ne kadar da şendiniz, eliniz açık beni cıvıldayan kuş sesleri eşliğindeki neşeli yaşama taşımaya çalışırken. Ama farkında değildin cumartesi öğle sonrası (cös). Sürüklediğin ben kendimde değildim, yaralıydım. Sürüklerken sen beni, kanım arkamda bir salyangoz misali iz bırakıyordu. Yarı kendimde gülümsüyordum, dönüş yolunu bulabileceğim diye. Üstüne bol yağmur yağdı ama cös. Beni götürdüğün yerde unuttun, başka şeylere daldın. Ben gizlice kaçmak isterken yolu bulamadım. Çok yağmur yağmıştı, üstüne kar yağmıştı, sonbahar ve kış peş peşe geçmişti cös. Beni küçücük bir çocukken sürüklediğin bu tuhaf yerden kurtulamadım. Yaralarım kapandı ama acısının tadı damağımda kaldı. Wagner gibi karanlık bir adamın düğün marşını yazmasına ne diyorsun? İlk anda lanet. Konser salonunun sütunlarını titreten bas’lar yazan bir adamın sonradan Cliff Burton’un vücudunda hayat bulduğunu söyleyebilir misin cös? 24 yaşında, kaza yapan otobüsün açık camından fırlayıp ölen Metallica’nın efsanevi basçısından bahsediyorum sana kahrolası cös. Sen gelip zamanın sana ayrılan bölümüne çöreklendiğinde cös, ben değişiveriyorum. Yüzümdeki karanlık ışıldayıveriyor sen geldiğinde. Sıfıra yatan esnek kızlardan nefret ettiğim kadar coşkulu ve öfkeli ve neşeli oluyorum. Sen gitmeye yakın, yağmur yağmamışsa kanımın izinden dönebiliyorum tabutuma. Tutmıyım seni, akşam olmakta cös. Senin için gitme vakti. Artık beni götüremediğin için üzülme. Beni hep ziyarete gel emi. Mezarlık senin yokluğunda çok sessiz.

**

Yaban Çilekleri (1957) – Ingmar BERGMAN

‘’Sgibritt’in oğlunun doğduğu zamanı hatırlıyorum. Yazlık evde leylakların altında küçük sepetinde yatardı. Artık elli yaşında olacak.’’

Jenerikte ******-girl yazıyor. Emeğe saygı. Rüya sahnesi: Akrep ve yelkovanı olmayan saatler, buraya ait olmadığını hissettiren, yabancılaştıran planlar, görselliğin gücü. Bu tür filmlerde ‘spoiler’ uyarısı yapmanın anlamı yok. Çünkü her sahnesi çok güçlü, tek başlarına bir öykü. Cennet bahçesinde gezinmek gibi. İronik olansa, bu tadı aldığımız sahnelerin oldukça karanlık, kasvetli ve umutsuz anlar barındırması. Tabut taşıyan, sürücüsü olmayan bir at arabası. Sokak lambasına bir tekerinin takılıp kırılmasıyla, tabutun ihtiyarın önüne düşmesi. Henüz 7. dakikadayız. Tabuttaki kim dersiniz? Siyah-beyaz filmin, güneşli bir yaz gününün ışığıyla ışıl ışıl parlaması –mecaz-.

İhtiyar bir ağacın dibine oturur ve yaban çileklerini görür. Çocukluğunun geçtiği, şimdi terk edilmiş bu yerde, yaban çilekleri vasıtasıyla geçmişe döner. O yaşlılık anındaki yalnızlığı, tatlı ve lezzetli çilekleri tadarmışçasına bir bahar tazeliğine bürünür. Karakterlerimizin bütün şekillenmişiliğinin yeni yeni yeşermeye başladığı o çocukluğumuza dönebilsek; tıpkı şu yaban çilekleri gibi. Onlar hiç değişmez değil mi? Biz niye değişiriz? Aklımız olduğu için mi? Aklımızın olması iyi bir şey midir? Neye göre iyi bir şeydir?

Bir kır evinde, zamanın genişlediği bu yerde, bütün aile bireyleri bir taraftan kendi hayatlarını, bir taraftan da toplanmalarından oluşan, o tuhaf, neşeli, geçici ve basit ortak hayatı duyumsarlar. O anlarda yaşadığımızı daha derinden hissederiz. Ama hissimizin doğruluğu konusunda hiçbir kıstas yoktur elimizde. Sanki o anlardaki birliktelik bize sahte bir ‘güçlü olma’ duygusu yaşatır. Oysa insan yalnızlığı koyulaştıkça sertleşir. Kaskatı kesilmiş ruh, ölümüyle beraber kaskatı olmuş bedeniyle bütünleşerek tamamına erer. Seçim bize kalmış. Öyle veya böyle, görünürde pek bir şey değişmez. Kafanızdaki sorular dallanıp budandıkça, bir bakmışsınız cevaplara da daha kolay ulaşır olmuşsunuz bu dallar sayesinde.

Kır evinde, dışa açık oldukları sürece tatlı bir coşku, telaş süre gider. Bahçelerindeki ve çitlerin ardındaki yaban çileklerinin varlığı da, düşünmeseler bile bu ortak coşkuyu içten içe körükler. Ta ki herkes evlerine dönüp, havalar soğuduğunda, oralarda kimse kalmadığında, ömrün baharı geçtiğinde, o kır evindeki neşeden arta kalan, içten içe yuvalanan bir şey, bitmiş bir şeyin, çürümüşlüğün kokusundan hayat bulan ölüm yaklaşmaya başlar.

Defalarca seyredilip farklı tadlar alınabilecek bir baş yapıt.

**



Eraserhead (1977) Yön: David Lynch

Aynı günün sonrası akşam ağır ağır yaklaşırken, kadın mutfakta neşeyle bir şarkı tutturmuş yemek yapıyor, kendiyse pencerenin kenarına oturmuş, “İşte benim yeryüzüm” diyerek, karanlık bulutların bir tiyatro perdesi gibi güneşi yeryüzünden sakladığı, sağanak yağmurun altında dışarıyı seyrediyordu. Bu yeni moda pencereler temiz, suyu geçirmez olduğu kadar da sıradan, ruhsuz gözüküyordu gözüne. Kendi evinin derin çatlaklı, boyaları kalkmış, alttan, üstten hınzırca soğuğu ve yağmuru geçirerek dışarının tadına baktıran tahta çerçeveli pencerelerini özlüyordu şimdi. Dışarıda sağanak yağmura yakalanmış bir at arabasındaki sefil görünüşlü iki kadın, bir yaşlı adam, bir de çocuk dört insan; telaşla, ihtiyarın atı doyasıya kırbaçlamasından memnun, bir an önce kendilerini ıslanmaktan kurtaracak bir yer bulabilmek ümidiyle sağa sola bakınıyorlar, birbirlerine ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Onları öylesine seyrederken evini, karanlık odasını özlüyor; evin diğer odalarından, bölgenin diğer evlerinden, ülke topraklarından, bütün yeryüzüne ait ne varsa, kokusu sinmişliğinden koparılmış, yapayalnız, odasının en derin karanlığında bir başına çökmüş, ölümünü, kıyametini beklerken, ele geçirilmek, koşar adımlarla şafağı beklemeden, çabucak acemice çatılmış bir darağacında, bu sağanak yağmurun altında can vermek istiyordu.

    Genç adam yağan şiddetli yağmurdan, gökyüzünün karanlığından derin anlamlar çıkara dursun; kadın masayı güzelce donatmış, tabakların arasına koyduğu iki kırmızı, canlı gül ile yaptığı nefis yemeklerin birbirine karışan tuhaf, çekici kokusunu içine çeke çeke genç adama doğru bakıyor, geçte olsa hayallerinin gerçekleşmesinden mutlu, mesut biraz da tedirgin gülümsüyordu.

    Mantar çorbası, sebzeli biftek ve pilav eşliğinde içilen kırmızı şarap genç adamı oldukça keyiflendirmiş, az önce beynini karanlık bir sis perdesi gibi saran düşünceleri savurup atmıştı. Bu nefis, kırmızı şarabı ömrü boyunca sıkılmadan yavaş yavaş yudumlayabileceğini düşünmesi onu mutlu ediyor, bedenini hafifleten geçici mutluluk, kadının kalıcı olmasını arzuladığı mutluluğuna karışıp, sihirli, sıcak bir duman gibi, betonarme binanın bu sıkıcı dairesinin soğuk duvarlarına iyice sinerek, gerçek hayatı, hayatın sıcaklığını ikisine de belli belirsiz hissettiriyordu.

**

Avluya çıktı. Han Duvarları şiirinin duvarlara kısım kısım yazılmış olduğunu gördü. Az uzaktaki ağacın gölgesine sinip ağlamaya başladı. Dün bu şiir yoktu. Kendisi için yazılmış olmalıydı. Başkasının şiirini kendisininmiş gibi iştahla okumuş, duygu selinde boğulan kasaba halkı da –sözüm ona- bir jest yapmıştı dün.

Ayağa kalkıp ağlamaklı haykırdı: ‘’Yalan söyledim dostlar. O şiir benim değil’’.

Kasaba çalkalanmaya başladı birden. Adamımızın altında yattığı ağacı inceledi biri. Beriki yağlı urgan buldu. Başka biri bir tabure. Biri ölçüsünü aldı. Karanlık çökmeden, yağmur başlamadan bu iş bitmeliydi.

**

 

Sekiz katlı tuvalet kâğıdı. Araları çikolata kaplı. Ambalajı yenilebilir gerekirse. Sekiz katlı olması, istendiğinde kurşungeçirmez yeleğe de dönüşebilmesini sağlar. Mermi 4–5 katı delip, ileri gitmekten vazgeçer, pişman olmuştur. Bir burjuva bu şekilde ölmeyi hak etmemiştir.

**

Ajandama baktım. Bir ajanla buluşmam gerekiyordu. 1saat sonra buluşacak, aramızda vuruşma geçerse gerekirse hastaneyi, olmadı cenaze levazımatçısını arayacaktım. Ajandamda her şey kusursuz olarak işlenmekteydi. Hiç şaşırmadım; çünkü ajandam aslında kaderimdi.

**

 

 

 

60’ların, 70’lerin aletlerindeki kırmızı dörtgen buton. Sigara yakılıp bu butona basıldığında dumanlı kayıt başlar. Karanlık odaların neşesi. Neşe dolu karanlık odalar. Kayıt, müzik, gitarlar, keybordlar, kameralar, mikrofonlar. Hayatın kötü kopyaları çıkarılmaya çalışırken yeni yeşeren umut ve heyecanla; içten içe bilirdik ki, aslında bizi besleyen, dipsiz, derin, karanlık bir umutsuzluk hissidir. İliklerimize kadar işlemiştir, beyin kıvrımlarımızda tuhaf bir coşkuyla dolanır durur da, bize kendisini deccal misali tersinden tanıtır. Onun cennetleri cehennemdir, cehennemleri ise yine cehennem.

 

Kırmızı dörtgen buton. Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla, kırmızı dörtgen butonlarla döşenmiştir. Kayıt için bastığınız anda cehennemde bir kapı açılır. Ruhunuz duramaz olur, oraya gitmek, kapıdan geçmek ister. Algının kapıları ateşten çemberden geçip tutuşan bir yaralı kaplanın zamanı izlemesi gibi, sizi bekler/izler.  Kaybedilmiş, örselenmiş, iğdiş edilmiş inançlardan kendine bir elbise dikip aynanın karşısına geçersin. Yaz yağmurlarını beklemek gibidir, aynadaki aksinin gelmesini beklemek. Gelse de kaybedersin, gelmese de. Umut yok, mutluluk yok, huzur hiç yok. Ayakta durabilecek misin? Bizi ayakta tutan, yaşamamızı sağlayan motivasyon.

 

Bu motivasyon ambalajdan öte bir şey değil. Bilincin limitlerine ulaşmasına daha asırlar olan insanlık, halen ambalajın güzelliğine aldanmakta. Cesetlerimizin üstündeki toprak, ambalajdan başka nedir ki? Alacağın son hediyenin ambalajını derin bir alıklıkla açtığında anlayacaksın ki, bu motivasyon yalanların en büyüğü.

**

Keki hiç sevmem. Ama 3 gündür açtım. Vahşi bir hayvan gibi atıldım, çocuğun elindeki minik kek ambalajına. Yemiş hâlbuki velet, ambalajı elinde oynuyormuş. O sinirle ambalajı mideye indirdim. Çocuğun anası şaşkınlık ve korku ile karışık –sadullah yapışık- bakmaktaydı. Kendimi nasıl affettirebilirdim bilmiyordum. Candlemass’dan ‘At The Gallows And’i mırıldanmaya başladım. ‘’Bu parça size geliyor’’ dedim, ‘’Malatya’daki sevdiklerinizden.’’ Gülümsedi kadın, korkusu geçmişti. ‘’Ben Malatyalı değilim ki’’ dedi. Sesinde derinden gelen bir cilve sezdim. Sezgilerim o kadar güçlüydü ki, varlığımı evrene eklemlendirmeye çalışan dört bir koldan saldıran materyalistlere rahatlıkla karşı koyabiliyordu. ‘’Niğdeliyim ben.’’ Kadının cevabıyla dumanlı düşüncelerden sıyrılıp, yüzümde bütün sevgi pınarı ferahlığıyla kadına baktım. Sıcak bir gülümseme yayıldı, gözlerinden başlayarak bütün vücuduna doğru. ‘’Oğlumu babasız büyüttüm. Bu yüzden içine kapanık biraz amcası.’’ Amcası mı? Hemen bir bahane bulup sıvışmam gerekiyordu. Midem gurulduyordu, jelatin sesiyle karışık –selahattin barışık-

 

**

‘Kırılgan kemirgen’ familyasındandı. Önüne bir fındık atar, kemirip kırmaya çalışırken familyasının ne kadar aşağılık olduğundan bahsederdim. Hemen kırılırdı; kemirmeyi bırakır, başı öne düşerdi. ‘’Şaka ulan, şaka. Seni şapşal kemirgen, denyo kırılgan’’ derdim. Gülümser, iştahla kemirmesini sürdürdü. Belediye zehirlemiş. Çok açmış o an; kemirirken o kadar aşağıladıkları halde familyasını, açlığı bastırmış kırılganlığını. Zehirli fındık ile öldürmüşler, Mustela Frenata’yı (Latince, uzun kuyruklu gelincik)

**

Japon bir arkadaşla tanıştım. ‘’Adın ne genç?’’ dedim İngilizce. ‘’Den Yo’’ dedi, yüzünde büyük, samimi bir gülümsemeyle. ‘’Adınla yaşa genç’’ dedim. ‘’What?’’ dedi. Yanındaki Japon kıza, anlam dolu bakışlar fırlatıp duymamazlıktan geldim denyoyu.

**

Tanımlanamayan bir kuş uçuyordu gökyüzünde. ‘’Bıldırcın mı?’’ diye sordu arkadaş. ‘’Bıldırcım’’ dedim, ‘’en kısa zamanda.’’

**

Tabutum kamyonetin arkasında, Kazlıçeşme mezarlığına doğru yol alıyorduk. En alt tabakanın gömüldüğü yerdi. Mezarımı ziyaret etmek isteyen olursa –ki hiç sanmıyorum- çok meşakkatli bir yolculuk onları bekliyor olacaktı. Bu çileli yolculuk belki de bir nevi arınma anlamına geliyor olabilirdi. Şu an gitmekte olan bizler için ve sonraki ziyaretçiler için. Mezar kazıcılar, su dökücüler, şarlatan duacılar, irili ufaklı kemirgen beni bekliyordu. Yeryüzündeki son yolculuğum, en anlamlı ve zengin yolculuk olacaktı. Temmuz sıcağında terleyen canlılar ve kokmakta olan ben, yaşama ve canlılığa özgü o tuhaf heyecandan yoksun ilerliyorduk. Derken şoför önüne aniden fırlayan köpeği göremeyerek eziverdi. Oracıkta ölen köpeği, kamyonetin kasasına yanı başıma atarak yola devam ettiler. Benim gömülme işlemim, dualarım bitince, köpeği de ekstradan yanıma gömüverdiler. Bir köpeğim olmuştu.

**

 

Kafa 1500 uyandı. Yarı uykulu mutfağa gitti. Her sabah çiğ yumurta içerdi. Yumurtayı tezgâha vurduğunda içinden çıkan beklediği şey değildi. Yumurtadan çıkan, parmak çocuktu. Hemen de adının hakkını verdi. Uykulu adamımızı bir güzel parmakladı. Şimdi tamamen uyanmıştı. Az önce olanların rüya olduğunu düşünüp bir yumurta daha kırdı.

**

Kıymalı yumurta yerken görüntülenen, ünlü dengeli beslenme uzmanı Ender Saraç, ‘’sadece arkadaşız, yediğim falan yok’’ dedi.

 

**

Baldırlarına baktı. ‘Gereksiz bir yığın et’ diye düşündü. Kasap’a gidip pazarlık yapacaktı. Böbreğinin birini de satabilirdi. Kesim ücreti karşılığı, kaba etlerini, baldırlarındaki fazla et ve yağları, göbeğinde biriken yağları vs. aldırma konusunda anlaştılar. Üste para almayacaktı, çünkü hafifleyecekti. Operasyon çok başarılı olmuştu. ‘’Baba, kan kaybediyorum.’’ Bunu hiç düşünmemişti. ‘’O benim sorunum değil’’ dedi, kestiği parçaları çengellere geçirirken. ‘’Hastaneyi arıyım istersen.’’ ‘’Bi zahmet be abi’’

Böbreği karşılığında hastane masraflarını ödeyip hayata döndü. Bayağa hafiflemişti be.

**

SSK Samatya’da yatmakta/ölmekte olan halamı ziyaret etmek için trene bindim. Sorumluluk almaktan, akraba, arkadaş ziyaretlerinden hep kaçmıştım. Belki de ölmüştü. Ama istasyondan inip ilk sağ yola saptığımda, epey gittikten sonra çıkmaz sokakta olduğumu anlamıştım ve geri dönmeye üşeniyordum. Dar sokak boyunca dizilmiş eğri büğrü yoksul evlerinden birinin kapısını çaldım. Elinde kemirdiği ekmek, kirli yüzlü, belden aşağısı çıplak 5 yaşlarında bir erkek çocuğu kapıyı açtı. İçerde acıyla kıvranmakta olan yaşlı bir kadın vardı. Halama ne de çok benziyordu. ‘‘Geldin mi oğlum?’’ dedi. İlginç olan hiçbir şey yoktu. Bu tek gözlü odada hayatı katlanılır kılacak bir şey arıyordu gözlerim. İçeri gizlice sokmayı düşündüğüm kanyağı çıkarıp ufaklıktan iki tane bardak istedim. Teyze hafiften doğrulup bana dikkatle baktı. ‘‘Sen Kemalettin değilsin’’ dedi. ‘‘Sen de halam değilsin’’ diye karşılık verdim. Gelen yarı kirli yarı temiz bardakları doldurup, teyzeye seslendim: ‘‘hayata ve coşkuya’’

**

Geçen Türk Ocağı diye bir yere gittik, 20 yıllık arkadaşım ‘acizbirkulumben’ ile. Bahçesinde Şeyh Bedrettin’den tut, II. Abdülhamit’e kadar onlarca büyük şahsiyet yatıyordu. Dipte de bir karavan tuvalet yapılmış. Titreyip kendime gelmeyi denedim, beceremedim. Tepede nargile içen insanların bakışları arasında, Bedrettin’in mezarını eşeleyip kemiklerini koklamayı isteyen bir sokak köpeği gibi bakakaldım rakım altında. Arkadaş mp3ünü uzattı, ‘Lithium’ çalıyordu. İnsan sosyal bir hayvandı o an, anlamıştım. İnsanların arasına karışıp iki nargile söyledik. Bir süre sonra 7 kişilik bir Japon grubu geldi. Kısa şortlu, çekik gözlü kızlar. Biri devamlı beni süzüyordu. O kadar masum görünüyordu ki, kafasını baltayla yarıp, dışarıdaki mezarlardan birine aceleyle gömerek, mezarına çiçek bırakmak geçti içimden. Aklımdan geçenleri anlamışçasına gelip yanıma oturdu. Bir paket çıkarıp bana uzattı: Minyatür baltaya sarmaşık şeklinde dolanmış güller. Bu Japonlar çok zekiydiler ve artık düşünce okuyabiliyorlardı. ‘‘Hideo Nakata’’ dedim, ‘‘ringu’’ dedim. Gülümsedi. İntihara meyilliymiş. Türkçe bilen, onları gezdiren yerli Japon açıkladı. Turistler ve bizim okuryazar takımı, gazeteciler, kıyıda köşede kalmış gururlu yazarlar, nargile içen örtülü kızlar. Belki çoğuyla aynı fikirleri paylaşıyor, aynı şeylerden keyif alıyorduk ama bu içimdeki sıkıntının büyümesini engelliyemiyordu. Kat kat maskeler ardında gerçek yüzlerini saklayan insanlarla bir arada bulunmak bana iyi gelmiyordu. Poe’nun meşhur öyküsünde olduğu gibi, mezarlar arasına sürgün edilmiş, yarı ölülerdik orada, o an. Ve belki de gerçekten kızıl ölümün maskesi örtüyordu, bütün yaşanılır kılınmış rakım üstü parçacıklarını. Birer ‘Pennyroyal Tea’ alıp çıktık.

**

Odasını biblolar, heykelcikler, minik putlarla doldurmuş, vecd halindeki komşuma çaya gittim. Kapandığı yerden pozisyonunu bozmadan ocağı işaret etti. Çayı koydum, su kaynayana kadar mırıldanıp, gözyaşı dökerek o halde kaldı. Suyun fokurtusuyla beraber o da kıpırdanmaya, bir yılan gibi kıvrılarak ayağa kalkmaya başladı. Çayı demlediğimde kendindeydi ve huzur deryasında yüzmekteydi. ‘‘Serve the servants’’ diye mırıldandı. Bir uzun 2000 yakıp sırıttım, demli çayımı yudumlarken. Elleri titreyerek bardağını kavradı ve hızlıca içmeye başladı çayı. ‘Ecinniler’den Şatov ve ……….. gibiydik o an. Sırayla sanrı nöbeti tutan, iki tutunamayan. Bütün iğrenç bibloları, minik, mutlu, alçıdan yapılmış mutlu suratlarıyla birbirine bakan çiftleri, yüce insan modeli giydirilmiş komik, topraktan yapma, acıklı bakan çocuk suratları, hasta bedenleri, çarpık ayak ve kolları. Nefretim bu ölü gözler altında birden kılık değiştiriverdi. Hiç olmadığım kadar mutluydum şimdi aralarında. Şen kahkahalar altında kırıp dökmüşüm tüm bu et görmemiş cesetleri. Komşumu da aralarına katacakmışım ki, kaçıp kendini kurtarmış.

**

Kız sert baktı bir an ve bullak olmuş suratına Muammer'in, çantasından çıkardığı spreyi sıkıverdi. Muammer acıyla çırpındı. Durağın duvarına kafa attı. Kanlar içinde yere serildiğinde bir fıssst daha yedi şer kızın spreyinden. Kendine geldiğinde cüzdanı yoktu. Şer kız cüzdanının yerine vesikalık bir resmini koyup kayıplara karışmış olmalıydı. Karşısına çıkacak ilk barmene bahşiş eşliğinde bu kızı tanıyıp tanımadığını soracaktı.

 **

Altın günü bugün. Bütün poaçaları arayın. İçlerinden birinde bir çeyrek altın var. Şanslı kişi olmayı uman bütün orta-üst yaş kadınlarını balkondan aşağı atın, tanık bırakmayın. Altın günü bugün! Ne mutlu bu günü görene ve o çeyreği bulup bana getirene. Altını bulmadan poaçaları yemeyin, çayları içmeyin.

** 

Uzun, lacivert bir asfalt düşlüyorum. Bir otobüsün koltuğunda uyuklayan 'eski ben'i bana getiriyor düşlediğim yoldan. Yazın son akşamüstleri, bir bozkır tepeye uzanmış, ışıkları yeni yeni yanmaya başlayan derme çatma evleri seyrediyorum. Küçük bir kız çocuğu yemeğini yeni yemiş, elinde bir bardak çay ile bana doğru geliyor. Ağlamaya başlıyorum. Hıçkıra hıçkıra.

 ** 

''Dışımda koca bir evren, içimde koca bir evren. Aralarında daracık, tahta bir köprü beynim. İki inatçı keçinin tıkadığı diğer köprü beyinlerden farkım; yıpranmış köprümün üstünde bıraktığım çılgın aklım.''

**

Belediye otobüsünün kalkmasını bekliyoruz. Hava sıcak, yorgun, aç ve kalabalığız. Sanki Gettolara yerleştirilmeyi bekleyen yahudileriz. Birazdan iki nazi askeri gelecek, keyif için birkaçımızı kurşuna dizecekler ve kalanlarımız hayatta kalma savaşı vermeye devam edecek.

 

Otobüse biniyoruz nihayet. Yanımda bir yankesici, bir cüzdan araklamaya çalışmakta. ''Burada daha değerli bir şey var dostum'' diyorum, sırt çantamı göstererek ve ekliyorum: ''seyreltilmiş uranyum.''

 **

Başka birine ait aile fotoğraflarını sahiplenip, bellekten yoksun bırakıldığından duvarları iyice incelip şeffaflaşmış bilinçaltı tüm tehlikelere açık, fotoğrafları kör kızın eline tutuşturdu. Kör kız boş yere kabarıklık arayıp parmaklarıyla fotoğrafları okşadı. ''Hangisi sensin'' diye umutsuzca sordu genç adama. ''Hepsi'' diye karşılık verdi genç adam, sahiplenmenin sahte yakıcılığını içinde hissederken.

** 

Sinirlenmiştim. ''Bu gün başka bir gün ve biz bugün başka birileriyiz!'' diye öfkeyle fısıldadım biraz bu çirkin çifte, biraz da arkadaşlarıma bakarak.

** 

Ağır ağır onlara doğru yürüyüp arkalarından yaklaşarak, birbirlerine, ölmüş köpeğe hakaretler savuran karıkocanın kafalarını yanlarından kavrayıp tokuşturuverdi.

* **

Titreyen elleri alnına dayalı bıçağın ucunu oynatıyor, bu da ona tuhaf bir zevk veriyordu. Gözbebekleri gidecekleri yönü şaşırmışçasına, iki demir bilye gibi oldukları yerde titreşiyor, soluk alıp vermesi hızlanıyordu. Kollarına biraz güç verip bıçağın ucunu alnının ince derisine sokuverdi. Kıpkırmızı bir kan doğası gereği hemencecik o noktada beliriverip, aşağı doğru süzülmeye başladı. Burnunun üstünden inip üst dudağına ulaştı. Yalandı genç adam, isteksiz kanının tadına baktı. Bıçak hala battığı yerde titriyor, aşağı doğru bir çizik atmak için sabırsızlanıyordu. Kollarına verdiği gücü geri çekti. Bıçağın sapına sımsıkıya sarılmış parmakları gevşedi. Bıçak bir kurşun tüy gibi mutfak tezgahının üstüne düşüverdi. İki adım geri attı.

   Kan kaybediyordu ama bunu umursadığı yoktu. Mutfağın süt beyaz fayanslarına kıpkırmızı kan şıp şıp damlıyor, genç adamın beyninde atom bombaları patlıyordu. Çenesinin altına kadar süzülüp yere damlayan kana bakmak için yüzünü yere eğdiğinde, yerde bir kan gölü oluştuğunu gördü. Kan damlacıkları, yere o şekilde baktıkça; aşağı süzülmeden direk olarak gölete damlayıp, daha korkutucu bir hal aldı. Bir süre öylece bakakalıp alnından damlayan kan damlacıklarının oluşturduğu gölete, devriliverdi olduğu yere. Buzlanmış bellek ılık kanın ortasında çözülüp gevşedi iyice, gözleri kapandı.

 **

Yürürken sırf sana benziyor diye hapşıran bir kıza ‘’çok yaşa’’ dedim.

**

Minyatürk’ü kana bulamak isteyen 6 cüce terörist etkisiz hale getirilmiş sevgili. Tavuk yakalar gibi yakalamışlar her birini. İçlerinden biri sarışın bombaymış. Saçlarından yakalanmak istenirken kafasındakinin peruk olduğu ortaya çıkmış. Aslında bir canlı bombaymış. Tam kendini patlatacakken tutup denize fırlatmışlar. Havada infilak etmiş sevgili.

**

Yanmış ve düşmüş helikopterler getirdi haberini sevgili; demir kuşlar onlar. Senden bir parça daha aradım kokpitte ama nafile. İşte o an durmakta olan pervaneye kaptırdım iki parmağımı. Ve yıllar sonra bir sağlık ocağında senin ve parmaklarımın peşindeyim. Abesle iştigal etmekteyim.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/5/2009 - KIRYOLU

Kıryolu boyunca gelincikler açmış kıpkızıl. Mayıs, öğle ılık rüzgârı ensesinden sırtına doluyor. Ürperiyor genç adam. Elinde piknik sepeti duruyor bir an kıryolunda. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Olduğu yerde gözünün yettiğince etrafını tarıyor. Elini atıyor sonra piknik sepetine. Güzel bir kız fotoğrafı, vesikalık, şirin çerçeveli. Eli değince gözü de değiyor fotoğrafa peşi sıra. Gözünde bir damla yaş. Mayıs’ın güneşiyle yansıyor yeryüzüne. İşaret parmağıyla fotoğrafı okşamayı kesip, daha alttaki şarap şişesini çekip alıyor, kısa çöpü çekenin hüznü ve öncelediği heyecanının karışımıyla. Kafasına dikerken şarabı, gözü de güneşte.

 

Yarılanmış kıryolu yarılanmış şarap eşliğinde önünde, ardında seriliyken yürümeyi kesiyor. Az ötede bir güzel ağaç; en az gölgesi kadar gerçek. Çöküyor altına ağacın. Sepetin içinden örtüyü alıp seriyor. Peşinden sigara paketinden bir Uzun 2000 çekip keyifle yakıyor. Ucuz şaraptan bir fırt daha alıp sepetin içine, kızın fotoğrafına bakıyor. Şirin çerçeveli fotoğrafı usulca çıkarıp karşısına, azıcık engebeli toprağın küçücük tepeli bir yerinin üstüne yerleştiriyor. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Havlu peçeteye sarılmış yarım ekmek; içinde zeytin domates. Şarabı, sigarası eşliğinde, fotoğrafa baka baka yiyor. “Demiştin ya sen” diyor, “her şeye rağmen yaşa. Her şeye rağmen yaşıyorum işte. Kaçabildiğim yere kadar kaçıyorum. Yeryüzünün bana hayatı duyumsattığı yere kadar ve sanırım bundan ötesi yok kaçabileceğim. Kıryolunun yarısında piknik sepetimin ağırlığıyla örtümü serdim. Hayatımın, geçmişimin sofrasında son öğle yemeğimi de yedim. Şimdi sofrayı, hayatı toplama zamanı.”

 

Gözyaşını silip, şarabını bitiriyor gözü kızın fotoğrafındayken. Sepetine atıyor elini bir kez daha. En dipte, en karanlık köşedeki soğuk çelik parmaklarına değince ürperiyor. Tabancayı kavrayıp günışığına çıkarıyor. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Kıza bakmayı sürdürürken tabancayı tutan kolu hareketleniyor. Namlunun ucuyla yumuşak toprağı eşeleyip bir mezar/yuva yapıyor kızın vesikalığına. Gömüyor fotoğrafı ve peşi sıra tabancayı da. İşi bitince bir sigara daha yakıyor. Kıpırdamadan seyrediyor etrafını, sesleri dinliyor. O an kimsenin aklında değil. Akrabaları, arkadaşları, aşkları, sanal dostları. Her gözden, her gönülden uzakta, kıryolunda. Kalkıp yürümeyi sürdürüyor kıryolu boyunca. Ve son eylemini geri aldı; oynatıcıdaki “geri” tuşuna basan titreyen bir parmağın pişmanlığıyla.

 

Taşrada zaman ağır akar. Usta bir cellatın çıt çıkarmadan boynunu alması gibi kurbanının, zaman da sessizce emer özünü yaşamın, yeşilliğin ve gülümseyen çocuk saflığının. Evrenin akan kanıdır zaman. Son damlası pıhtılaşacak derler ve duracak. Ama ne önemi var şu an. İrun demiryolunu kesecek şekilde yattığında aklından geçenler bunlardı ve muhtemelen az sonra geçecek tren bedenini parçalarken, ray çeliğinin soğuğuna yasladığı boynu da tuhaf bir ürperti salgılıyordu, zaman adına düşüncelere dalmışken tam da zamansızca. Demiryolu yaklaşık bir metre yukardaydı zeminden; yığma toprağın üstüne yerleştirilmişti demiryolu işçileri tarafından. Yıllar önce bu emeklerinin karşılığını almışlar ve bu rayları unutmuş olmalıydılar çoktan. İrun hasır sepetini zemine, başı kopup yuvarlandığı zaman içine düşecek şekilde yerleştirmişti. Taşralı kız İvles gözü yaşlı beklemekteydi çalıların ardında olacakları. O’nu ikna etmesi çok zor olmuştu İrun’un. Ama olması gereken de buydu belki de. Hasır sepete düşecek baş, olacak İvles’e arkadaş” şeklinde bir tekerleme bile uydurmuşlardı. Olacakların korkunçluğunu bir hayli sulandıran ve dudaklarda tatlı bir tebessümünün yayılmasına yol açan ya da açacak olan bu tekerlemenin şirinliği aynı zaman da biraz da korkunçtu. Çünkü “olacakların korkunçluğu”nu kardeş payı şeklinde bölüşmüştü.

 

Tren’in gelmesine 12 dakika vardı ve İrun gökyüzünü seyrederken aklından geçenleri bilebilmek için bütün servetini vermeye hazır para babaları da vardı kompartımanın “buisness class” bölümünde. Tuhaf değildi bu dededen aristokrattılar ve paraları olduğu kadar kültürleri de kabarıktı. Bu tuhaf kabarıklık çoğu kere de kendilerini kötü durumlara düşürmüyor da değildi ama olurdu o kadar. Ve kültürün, sıra dışılığın kokusunu alan ve  bir av köpeği gibi onları kaynağına taşıyan adamları da vardı ve işlerinden biri gencimizin yattığı rayların yanındaydı. Haber çabucak ulaştırıldı para ve kültür babalarına. Tren’i durdurup bu “olacakların korkunçluğu”nu engellemeliler miydi, yoksa her şeyi olduğu gibi kabul edip kendilerine bir kültür harmanı mı devşirmeliydiler? Danışmanları da vardı hazırda ve seçim için çok kısa bir sürede karar vermeleri gerekiyordu. Bu paragrafın son cümlesi “bu” olduğu için bunu hiç öğrenemeyeceğimiz ortada ve bu cümleyi elimden geldiği kadar uzatmaya çalışmama rağmen bilemeyeceğiz belli ki ve dilbilgisi kurallarını hiçe saymayı göze almama rağmen yine de…

 

Tren göründü. İvles gözlerini kapadı, İrun da kapadı. Son gördüğü şey kızıl gökyüzünü örten tuhaf bir karanlık oldu. Büyük bir gürültüyle çöktü üstüne ve basarak hayallerinin üstüne, zamanı işlevselleştirdi. İvles trenin uzaklaştığını kulaklarına onaylattıktan sonra koşarak hasır sepetin yanına geldi. Beş parmak kanın içinde güzel bir baş kendine gülümsüyordu. Tepesine çöken bu karabasandan sonra İrun da gördüğü sevgilisinin siması hep aklında, sıcacık son nefesini saldı.

Kıryolundan gelen adam, demiryoluyla kesişen yerinde kıryolunun, durdu. Demiryolunu takip etmeye başladı. Az ötede fazlasıyla kan gördü ve sonra başsız, parçalanmış bir beden, az aşağısında bir hasır sepet başında ağlayan bir genç kız. Yanlarına vardı. Sepette sonsuz bir mutlulukla bakan gencin güzel yüzünü gördü. İçi tuhaf bir mutlulukla doldu. Ölmek için müthiş bir istek duydu içinde. Kız ağlamaklı adamın yüzüne baktı. Elini uzattı adam, kızı kaldırdı. Sepeti koluna taktı kız. Adamımızın kolunda da piknik sepeti vardı. Kızın kolundaki bol kanlı hasır sepetten kan damlaya damlaya, Hansel ve Gretel gibi iz bırakarak tren yolundan da, kıryolundan da çıktılar. Başka bir yön çizdiler kendilerine. Ormanın derinliklerine doğru, güneşin ve mutluluğun girmekte zorlandığı daha bilgece bir yere doğru yürüdüler. Orada onları korku, ümitsizlik, keder ve sonunda da ölüm bekliyordu ama onlar buna hazırlıklı ve istekliydiler.

 

Adam piknik için tecrübeli sayılırdı artık. Güzelce açtı çarşafı. Kızın fotoğrafı, yiyecekler, şarap güzelce yerleştirildi. Kız da sevgilisinin kellesini usulca, incitmekten korkarak hasır sepetinden çıkardı. Karşısına, kendine bakacak şekilde yerleştirdi. Kayıplarının birleşiminden doğan yeni eksiklik duygusu, yeni birlikteliğin etkisiyle başkalaşım geçirdi. Havaya tuhaf bir neşe keder karışımı bir sıcak dalga yayıldı. Havayı kokladı adam ve peşi sıra kız da aynı etkiyi hissetti. Karşılıklı gülümsediler.

 

Küçük teybini çıkardı adam. Önce Erkan Oğur’dan “Derdim Çoktur Hangisine Yanayım” çaldı, peşinden Death’den “The Philosopher” ve yine Death’den “Symbolic” çalıyordu ki, adam tuhaf gülümsemesini hiç bozmadan, kızın yüzünde yansıyan, tabancasını çıkarıp alnına dayayarak birden ateşleyiverdi. Parça hala çalıyordu. Kız kesik bir çığlık atıp adamın yattığı yere iyice yanaştı. Zorlukla fısıldadı adam: “Seni bir kez canlı gördüm ya, bu bana yetti” dedi ve son nefesi sıcak ve huzurlu kan eşliğinde akciğerlerinden boşaldı.

 

Alışmıştı kız artık ölümlere. Gözyaşını silip doğruldu. Adamın elindeki kızın fotoğrafına bakıp gülümsedi. Bu gülümsemedeki kararlılık ona ömür boyu yetecekti.


Dostoyevski :  http://www.dusle.com/icerik/index.php?p=61&kt=2 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/4/2009 - KATAFALK

İhtiyardan sonra, dış kapı kapanmasına yakın yakalayıp karanlık, nemli, serin koridoruna girdi binanın. Ağustos sıcağını sokağın kahrolası insanları ile baş başa bırakıp soluklandı. Burada, bu serin ve sessiz yerde bir ömür kalıp, aynı sessizlikle can verebilirdi. Otomatiğin karanlığı ve zihninin köşelerini aydınlatmasıyla irkildi birden. İki ihtiyar kadın –yaşları birbirine yakın- inceler ve sorgular gözlerle bakıp kahramanımıza, Ağustos’un cehennemine neşe içinde katıldılar. Ağır kapıyı usulca açıp bir kez daha uğursuz buldukları bu genç adama bakmaları, yaşlı, çirkin ve korkunç iki zebaninin Cehennem’in kapısını açıp içeri çağırması gibi etki yaptı üstünde. Sağ koluyla yüzünü kapatıp, zayıf gövdesini de ikiye bükerek ‘istemediğini’ belli etti.

 

Üst kattaki 3 numaralı dairede kilolu ve kederli 40 yaşlarında bir kadın zekâ özürlü oğluyla beraber kalmaktaydı. Çam ağacı süslüyorlardı. Çocuğun usandırıcı tek zevki buydu, yılbaşından beri. Babası ve kız kardeşi de vardı o güzel yılbaşı akşamında. Şimdi biri işte, biri okuldaydı. Kadın bir sigara yakıp, parlak toplardan birini daha oğluna uzattı. Çocuk hiç bozulmayacak neşesinin yüzündeki tuhaf yansımasıyla bir kahkaha daha atıp parlak topu büyük bir keyifle olması gereken yere taktı. İyice ustalaşmıştı artık. Kederli ve kilolu kadın sigaradan kederli bir nefes daha çekip, şu an başka bir yerde, daha ince ve narin bir gövdeyle, yakışıklı bir adamın kollarında dans ettiğini düşlüyordu. Gözünün önündeki özürlü çocuk, bu hayale batırılmış iri bir kıymık gibi durdukça, her hayali sakat ve eksik olacaktı.

 

Kahramanımız şimdi 3 numaralı dairenin önündeydi ve serin karanlığın keyfini çıkartıyordu. 7 dakika daha otomatik yanmadı. Bu 7 dakikaya binlerce kelimelik düşler, düşünceler sığdıran genç adam, çömelip dayandığı 3 numaralı kapının açılmasıyla kendini eşikte buldu. Çizgiyi geçti mi, geçmedi mi kararsızlığı bir kenara, bu komik devriliş olacaklar için yeteri kadar komiklik taşımayı beceremeyecekti.

 

Bir kahkaha zekâ özürlü çocuktan geldi. Koluyla yerdeki kahramanımızı gösterirken, elinden düşen parlak top da kapıya kadar yuvarlanmıştı. Anne elindeki sigarayı bırakmadan kapıya kadar yürüyüp, düştüğü yerden gözlerini koluyla kapatan gencimizi süzdü bir süre.

Genç doğrulur ve dirseği ile gözlerini kapalı tuttuğu halde, cebinden bir kağıdı odanın ortasına doğru fırlatıp kaçar. Kadın kağıdı yerden alıp okumaya başlar:

 

Aylardan Mayıs. Sıcak bir öğle sonrası. Abdül ve Sadık çam ağacı süslüyorlar. İkiz kardeşler, 30 yaşlarında. Oldukça keyifli ve mutlu görünüyorlar. Abdül ve Sadık kutuda kalan son parlak topu kapıp ağaca takmak için aynı anda hamle yapıyorlar. Topu kapan Sadık, Abdül’den kaçmaya başlıyor. Evin içinde koşuşuyorlar. Sadık pencere kenarına kadar gelip topu aşağı sarkıtıyor, “Yaklaşırsan atarım” diyor.  “Sakın” diyor Abdül. Korkuyla titreyip ağlamaya başlıyor. Sadık arkadaşının yanına geliyor. Topu uzatarak “Hadi Pizza söyleyelim” diyor.

 

Sadık pizzacıyı arıyor. ‘Yarım saat içinde elinizde’ deniyor. Beklerken, diğer odaya odanın dört tarafının da kitaplık olarak döşendiği, binlerce kitabın olduğu yere geçiyorlar. Sadık gözlerini kapatıp, işaret parmağıyla bir kitabın sırtına dokunup çekiyor. Herhangi bir sayfasını açıp “Anlat sayfa 46” diyor Abdül’e. Abdül yanlışsız, ezberden okuyor kitabı. Aynısını Abdül de Sadık için yapıyor; O da başarıyor. Kahkahalar atarak içeri geçiyorlar.

 

Aradan 1 saat geçmiştir. Sadık tekrar pizzacıyı arıyor. Pizzacı yanlışlık olduğunu, pizzaların başka adrese gittiğini söyleyip özür dileyerek yeniden adresi alıyor. (Adresi bilerek veya unuttuklarından dolayı yanlış söylüyorlar) Pizzacının söylediklerini alaylı bir şekilde birbirlerine tekrar edip gülüşüyorlar. Abdül çam ağacından bir parlak top alıp (elma ağacından elma koparır gibi) tuhaf bir kahkaha atarak ısırıyor. Beriki daha da tuhaf bir kahkaha ile karşılık veriyor.

 

Bu seferde mutfağa gidiyorlar. Yiyecek bir şey kalmadığını buzdolabını açtıklarında anlıyoruz. Su ve sıvı içecekler dışında yiyecek bir şey yok. Yemek masasına oturup küçüklerken ölen babalarından bahsediyorlar birbirlerine. Arada bir oynadıkları bir oyun bu. Babaları hayattaymış gibi, onlarla berabermiş gibi davranıyorlar.

 

Sabah oluyor. Bir kez daha pizzacıyı arıyorlar. Adresi verirken yüzlerinde bilinçli bir keder ve acı var. Acıkıyorlar.

 

Bir kez daha pizzacı aranıyor. Telefon kapandıktan sonra konuşan kardeş, pizzacıyı neşeyle taklit etmeye çalışırken kelimeler boğazına takılıyor.

 

Başından beri kapısını açılmadıkları bir oda var, arada bir dikkat çekiliyor kapıya. Kardeşlerden biri açmaya yeltenince öbürü engelliyor. Aynısını diğer kardeş de bir süre sonra tekrarlayınca beriki de onu engelliyor.

 

Açlık dayanılmaz hale gelmiştir. Yaşayabilecekleri kadar olan bir süre, 1 hafta, 10 gün arası bir zaman daha, aynı acılı ve dayanılmaz deneyimleri yaşıyorlar.

 

Artık ayağa kalkamayacak durumdadırlar. Salonun ortasında ikisi de farklı yönlere sürünmeye başlar. Acılı ve acıklı bir süreçtir bu. Biri açılmayan kapıya doğru, öbürü de dairenin kapısına doğru sürünür.

 

Aynı anda kapılara varırlar. Dış kapıyı açmaya çalışan kardeş çok çabalar ve diğerine göre daha uzun sürer eylemi.

 

Diğeri o esnada hiç açılmayan kapıyı açar. Yatakta yaşlı bir kadın yatmaktadır. Yaklaşık 15 gün kadar önce ölmüştür. Görünürde hastalık yüzünden olduğu bellidir. Kardeş sürünerek yatağın kıyısına kadar gelir. Son bir hamleyle yatağa çıkmayı başarır ve ölmüş annesinin yanına yatıp gözlerini kapar.

 

Diğeri hala uğraşmaktadır. 5 – 6 saat kadar daha uğraşacaktır. Açıp açamadığını bilemeyiz.

 

İkizler ilk defa farklı düşünmüşler ve yolları ayrılmıştır. Biri ölümü seçer, diğeri yaşamayı.

 

                                               S O N

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Taş zemine atılmış kilimin üstünde uyumakta olan fakir, yarı-bilgenin ayağına takılır. Fakirin rüya alemindeki bütün camdan labirentleri tuz buz olur. Yarı-bilgenin de uyuşuk beynindeki bütün çıkmaz yollar silinir. Birbirlerine muhtaçtırlar artık. Kendileri için yaratıldığını düşündükleri suni evrende yürümeyi sürdürürler. Nereye kadar? Saçmalık uzar gider, tahammül edilemeyecek bir noktada yerini huzura bırakır.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
yoket8
dilsizmutercim
bilogger
jeshem
micheck