donnie darko
yüceltilen kapital, yadsınan birey.. bu çarpıklığı görmemizi sağlayan filmlerden.. donnie'nin, denyolukdan darkoluğa geçerken, bir mürid gibi mürşidinin -tavşan- yolundan yürümesi.. çilecilik, aşkınlık ve aşmışlıktan sonra huzur içinde ölmek.. yüceltilen birey, yadsınan kapital..

-------------------------------------
Ağır atlar zamanı. Kurşun gibi ağır atlar fili alır. Sucukçu vezir bu anı kollamaktadır. Bekletmeden alır ağır siyah atı ve keser sur dibinde. Ağır siyah atın ağır kokulu kanı sıvar sur duvarlarını. Tuhaf bir coşku yayılır bütün bünyelere, şölen ateşi yakılır. Kör bıçaklı kasaplar gözleri bağlı olduğu halde, birbirlerini yaralamaya çalışır kahkahalar eşliğinde. Deliliğin sınırlarını aştın mı tadından yenmez olur hayat. Tadından yenmez.
Bu son dostum. Artık eve dönme vakti, Cennete. Babamızın kovulduğu yere. Bizi kapıda boyunlarında çiçeklerle yerli kızlar karşılayacak. Vurduğumuz adamların kızları. Her birimizin boynuna çiçekler takacaklar. Ve biz yanlış kapıda olduğumuzu anladığımızda, boyunlarımızdakinin dikenli tel olduğunu da anlayacağız.
Bir tavşan öldürdüm, kızıl bir tavşan. Son nefesini verirken yetiştim, eğildim dudaklarına fısıltısını dinledim: ''Tam da komünizmi getirmek üzereydim...''
![]()
‘Christ After Crucifixion’ - Hans Holbein
--------------------------------------
Arabanın sağ ön koltuğunda oturan, kafası kanlar içindeki adam yarı açık camdan kendine bakmakta olan adama ve belki çocuğuna da fısıltıyla, iyice yaklaşmalarını söyler.
- Gömün beni. Hemen gömün, acele edin.
- (Sırıtıyor dışardaki) Daha ölmemişsin ki.
- Çocuk kaç yaşında?
- 3.
- 1975'de ben de 3 yaşındaydım. Babam da beni böyle gezdirirdi. O zaman biz de bir yaralı adama rastlamıştık. Babam adama su vermişti. Adam tuhaf bir tebessümle bana bakıp babama teşekkür etmişti.
- Sonra?
- Öldü. Şimdi ben de öleceğim.
- (Sırıtır) Su mu istiyorsun?
- Varsa iyi olur.
- Yok desem benim oğlumun da 35 sene sonra bu şekilde kanlar içinde kalacağını ve ölerek bu laneti devam ettireceğini söyleyeceksin her halde.
- Beş para etmez bir adamsın!
- Canın cehenneme! Orada içersin suyunu.
- Az önce sana bahsettiğim şey vardı ya.
- Evet?
- Yalandı. Aslını öğrenmek ister misin?
- Anlat bakalım.
- Babam o ölmekte olan adama su vermemişti. O adam da babamı alnından vurmuştu.
Yaralı adam son bir hamleyle sağ kolunu tabanca tutar halde camdan dışarı çıkarır ve adamı alnından vurur.

-----------------------------------
Karaltılar gördüğünü söyledi. Şeffaf retinasının önünde hareketli karaltılar. Uzun, acıtıcı bir iğneyi hakkettiğini hareketlerine yansıtırcasına yaklaşan bir zenci hemşirenin önünde diz çöküp ağlamaya başladı. Korku, tedirginlik, yalnızlık birleşip titremeye dönüştü. Karaltılar tekrar görünür olmuştu. ''İğneyi yiyene kadar da gitmediler'' demiş, eli pek hafif hemşireye.
Uyandığında yanında olmayacağım diye bir not iliştirmiş alnına hastamızın sevimli hemşire. Bunun bir açıklaması olmalı. Karaltılar yine çıkacak mı? Artık alıştı ve görmeden duramaz ve istiyor da. Stockholm Sendromu mu yoksa bu, hemşireye karşı hissettikleri? (bu sendroma adını veren olay 1973 yılında stockholm'deki başarısız bir soygun girişimi sonucu ortaya cıkmıştır. kreditbanken isimli bir bankayı soymaya kalkan soyguncular kuşatılınca bankada bulunan 4 kişiyi rehin almışlar ve altı gün boyunca direnmişlerdir. altı günü sonunda polis operasyonu sırasında rehineler kurtarılmaya aktif olarak direnmişlerdir. daha sonra ise soyguncular aleyhine tanıklık etmeyede yanaşmamışlardır hatta para toplayıp savunmalarına yardımcı olmuşlardır. bu olaydan sonra psikolojide benzer rehine-rehinci olaylarındaki yakınlaşmaları tanımlamak için kulanılan bir deyim haline gelmiştir.)
''Sevmek Zamanı'' diye haykırarak içeri girince elinde sevimli iğneyle, hastamızın yüzünde güller açtı yine. Birbirlerine sarıldılar. Bu esnada arkaya doladığı elindeki iğneyi acımadan sapladı adamımıza kahrolası hemşire. ''Aslında gördüğüm bütün karaltılar senden ibaret'' diye fısıldayabildi sadece adamımız, kendinden geçmeden önce.
Bir gün sonra yine aynı saat ve dakikalarda, aynı güzel görüntüsü ve iğnesiyle kapıda göründüğünde hemşiremiz, aynı yalancı samimiğiyle yaklaştığında adamımıza, olağandışı birşey oluverdi: Adamımız tombul ve güzel hemşiremizin elinden iğneyi kaptığı gibi hemşirenin öbürüne göre daha güzel olan sol gözüne saplayıverdi, köküne kadar ve zerk etti sevimli sıvıyı aynı kararlılıkla ve fısıldadı tüm sevecenliğiyle: ''Biz biriz artık. Birbirini seven iki ruh, iki beden, aynı şeyleri yaşamalı ve tatmalı bütünleşmek adına. Sen önce benim hissettiklerimi hisset, sonra ben de senin hissettiklerini taklit etmeye çalışırım. Taklit, güzelim.''

Pruitt Igoe evlerinin yıkılışı
-------------------------------------------------
Simülakrlar ve Simülasyon’da Baudrillard, fantastik kurgulara erksel strateji açısından bakarak bir sosyal durum analizi gerçekleştiriyor.
«Hipergerçeklik ve simülasyon, insanı her türlü ilke ve amaçtan caydırabildiği gibi, bu caydırma yeteneğini uzun süre kendisinden yararlanmış olan iktidara karşı da kullanabilmektedir. Zaten bu güne kadar kapital her türlü gönderen sistemiyle, insancıl amaçların yokoluşuna katkıda bulunmuş ve bu fırsattan ilk önce o yararlanmıştır. Bu şekilde davranarak doğruyla yanlış, iyiyle kötü arasındaki ayrımları ortadan kaldırmıştır. Üstelik bütün bunları iktidarın temel taşı haline getirdiği radikal bir değiş tokuş ve eşdeğerlik yasası oluşturabilmek için yapmıştır. İlk kez kapital soyutlayıcı, caydırıcı, bağları kopartıcı ve toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik bir rol üstlenmiştir. Gerçeklikle gerçeklik ilkesini birbirine karıştıran kapital aynı zamanda bu gerçekliği, her türlü kullanım değeri, gerçek eşdeğerlik ilkesi, üretim ve zenginliği ortadan kaldırarak yok etmiştir. Uğruna mücadele edilen şeylerin sahip oldukları gerçek dışılık ve güdümlemenin gücü sayesinde güya bir gerçekliğin ortadan nasıl kaldırılmış olduğunu gördük.» (43)

Wachowski Kardeşler, The Matrix, 1999
«Gerçeklik ilkesinin egemen olduğu bir dünyada gerçek, düşsel adlı bir “bahaneye” sahipti. Simülasyon ilkesinin belirlediği günümüz dünyasındaysa gerçek modelin kopyasından başka bir şey olamamaktadır. Paradoksal bir şekilde gerçek bizim için hakiki bir ütopyaya dönüşmüştür oysa bu ütopyanın gerçekleşme olasılığı sıfırdır çünkü bu ütopya yitirdiğimiz gerçeği bir daha ancak rüyamızda görebileceğimizi söyleyen türden bir şeydir.» (168)
----------------------------------------

Kurt Cobain
GİRİŞ : ''Cehennem sıcakları. Ortaçağ'da Avrupa. Giyotine giden yol bu kadının kalbinden geçiyor olmalıydı. Ter içinde uyandı yine, en son hatırladığı rüya da yine aynı kız vardı. Kabuslar prensesi. Doğrulup bir sigara yaktı. Oda 24 saat bir sinema salonu gibi karanlıktı. Lüks koltuklar, süper ses sistemi ve dev ekran lcd hariç duygular tastamamdı. Herşeyi boşlamış olmak. Bu duygu verdiği o tuhaf özgürlük hissini her daim canlı tutamıyor, sık sık iskambil kağıdından yapılmış evler gibi çöküyordu. Duvarda iki aşk böceği iğrenç görüntülerini aldırmadan aşk yapıyordu. Aldırmamak. Doğru kelime bu olmalıydı belki de. Ve aldırmamak için hafızayı sıfırlamak. Ortaçağ ahlak anlayışına geri dönmek, toplumu da bu yönde evrimleştirmek. Ütopyalar üşengeçliğimizin ve korkaklığımızın karışımından türemiş bir latince kelime. Latince doymak ne demek? Doğruldu. Herşey bir odada uyandığında başlar. Gün bize genellikle farklı birşey sunmaz. Korkaklığımızdandır bu da.''
Kayıt cihazını masanın üstüne bırakıp giyindi. Cihazı cebine koyup çıktı.
GELİŞME : ''Yürüyorum görüyor musun? Bütün amaçsızlığımla yürüyorum. Kendi kendime konuştuğumu sananların yanından geçiyorum. Hayatımın negatifleri cebimde. Takasa gidiyorum. Kurak ve çorak yerdeki ihtiyarın kulübesine. Sabırsızlıkla beni bekliyor olmalı.'' Kayıt cihazını kapatıp hızlandı.
İhtiyar sabırsızlıkla bekliyordu. Çayı koymuş, dünden kalan poaçaları ısıtmış bekliyordu. Negatiflere kavuşacak olmanın verdiği mutluluk ve coşku. Bir çay doldurup peşi sıra bir 2000 yakarak beklemeye devam etti.
Tahta kulübe gözle görülür olmuştu. Gün bütün sıradanlığı ve can sıkıcılığıyla geçmeye devam ediyordu. En azından şimdiye kadar. Durdu ve son bir kez daha bu konuyu düşünmesi gerektiğini hissetti. Doğru mu yapıyordu? Bu takastan sonra bol paraya kavuşacak olması, silinmiş geçmişinden beslenememesi durumunda nasıl sonuçlar doğuracaktı?
SONUÇ : Biraz daha yaklaştı. O'na bakan ihtiyarın gözleri şimdi iyice görülür olmuştu. Gözbebekleri oynuyordu. Kayıt cihazını açtı: ''Bir liseli esmer kız, gözleri fıldır fıldır diye bir şarkı var mıydı? Var ise o kız şimdi neredeydi? Yaklaşıyorum, yaklaşıyorum. Fısıldamalıyım artık; yoksa duyacak ve bana çıkış yolunu gösterecek. Şu an çözüm için hazır değilim. Önce problemi hissetmeliyim." Kayıt cihazını kapatıp usulca cebine koydu. Gözgöze geldiler, sessizce içeri girdiler.
- Tam zamanında. Çayım ve sıcak poaçam var.
- Poaça kalsın, çay içerim. Şu paketinden bir de 2000.
- Yelpaze sallayan robot yapmışlar. Alırsın bir tane artık.
- Almam mı.
- Negatifler?
- Cebimde. (Çıkartıp uzatır ihtiyara)
- Harika. Çanta orada. Çayını içtikten sonra alıp gidebilirsin.
- Çölde çay ha?
Hiç ilginçliği olmayan bu öykü -buna öykü mü diyorsun?- burada bitmemeli. Kulübeden çıkıp birkaç adım atar ve ardına bakar. Kurak ve çatlamış toprağın üstünde hiçbir şey yoktur. Çantayı hızla açıp içine bakar. Para içinde midir? Para içindedir. Ama bu kurak bölgeden çıkmayı bir türlü başaramaz. Günlerce yürümesine rağmen. Günleri bu tuhaf bölgede geçerken ihtiyara verdiği negatiflerin ortalığa dağılmış olduğunu görür, ölmeye yakınken. Hızla toplar hepsini, zorlukla doğrulur. Çanta yoktur artık. Uzakta bir otobüs yaklaşmaktadır.

----------------------------------------
Gerçek anlamda nesne sanıların dışında görülmeye açık olan şeydir. Bunun için her yandan bakmayı bilmek gerekir. Görmek için değişik açılara yerleşmek gerekir. Bunun için de belli bir açı olma zorunluluğu vardır. Çıplak gözle görebileceğimiz her şey her anlamda insan boyunda olan şeydir. Ancak varlık tümüyle insan boyunda ögelerden kurulmuş değildir. En çirkin kentler bile uzaktan güzel görünür, en büyük güzelliklerin bile çok yakından bakıldıklarında uyumsuz yanları vardır. Güzel görünüm çok zaman yanıltıcıdır. Gerçeği görmek, her şeyden önce nerede duracağını iyi bilmekle olasıdır. Kendi boyumuzdaki bir şeyi de, örneğin bir insanı da çok yakından ve çok uzaktan iyi göremeyiz. Doğruyu aramanın uzun serüveni acelesi olanlara sıkıcı ve hatta anlamsız gelecektir. ''Altın arayanlar çok kazar az bulurlar'' der Herakleitos. Yalanın cennetleri doğrunun cehennemlerinden daha sıkıntılıdır....
DÜŞÜNCE TARİHİ - Afşar TİMUÇİN

------------------------------------------
ıslık olmasaydı bu film bu kadar meşhur olur muydu" diye soruyorum ıslık çalamayan arkadaşıma. Islak ıslak gözlerime bakıp, filmin ıslığını çalmaya çalışıyor. Yine beceremiyor ve yine bir ağlama krizi eşliğinde kendini yatağa atmak üzere hareketleniyor. O esnada ona kwai köprüsü ıslığıyla eşlik ediyorum. Akabinde blek!

Datça'da sahile vuran ölü bir göçmeni otopsi için İstanbul'a getirmemiz gerekiyordu. Aracın arka koltuğuna yatırdık. Arkadaş da eşi doğum yapacağından gelemeyecekti. "Beni idare et" dedi. Bütün gece gözümü kırpmadan direksiyon salladım. Gözümü kapadığım anda korkunç bir kahkahayla doğrulacağını, dikiz aynasından gözgöze geleceğimizi düşündüm. Daha korkuncu ise korkunç bir kahkaha atmaması durumunda, olayın daha da korkunç olacağıydı kendim adıma. (eniştenin hatıralarından)
------------------------------
Tom, Jerry'yi hiç yakalayamaz; yakalasa bile elinden bir şekilde kaçırır. Hala oynamaktadır. İnsanoğlunun ölümsüzlüğe duyduğu özlemin yansımalarından biridir aslında bu döngü. Sonlanmayan hareket, kaçış. Kıyamet koparken final bölümü yayınlanacak ve Tom Jerry'yi yakalayacak ve yiyecektir. Olması gereken budur.
-----------------------------

AKBABA
Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu.
"Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok.
Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." -
"Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay.
"Bir kurşun akbabanın işini görür hemen."
- "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?"
- "Hayhay!" dedi Bay.
"Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?"
- "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki:
"Ne olur, siz gene bir deneyin!"
- "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim."
Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü.
Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.
Franz Kafka
Kafka, kötülüğün yayıldığı merkezin sınırlarının asla kestirilemez olduğunu gösterir. Minicik bir siyah noktayı merkez olarak tanımlamaya çalışırken, böyle tuhaf ve gülünç bir çabanın içine girmişken aslında bizim, herşeyin o minicik siyah noktanın içinde kaybolduğunu söyler. Kötülük bizi kuşatmıştır; kurtuluş yoktur. Bu yüzden karamsardır Kafka. Ya da işin doğası gereği olması gereken budur ve tabiat/sebepler/tanrı bizi buna zorlar. "Şato" ve "Dava"daki belirsizlikler, dehşet vericilikten saçmaya doğru dönüşür; en sonunda tuhaflık ve gülünçlük bizi herşeye hazır hale getirir. Çıldırmak da, acı çekmek de, ölmek de, iğrenç bir böceğe dönüşmek de anlamsızdır artık. Bu anlamsızlığın göstergeleri o kadar olağandır ki, söylenecek her bir söz, her bir gösterge, her bir anlam, varlığından sıyrılarak kendini "belli" eder. Ama bu "belli" olanın hakkını verecek kıstaslar parçalandığı için, bir akıl hastanesinin pis, loş ve karanlık odalarından birinde, yosun tutmuş nemli bir köşede sırtını bu soğukluğa yaslayarak "sırra" ulaştığında bunu paylaşacağın kimse olmaz.
Here Comes The Sun!
------------------------------
.......................
Yukarıda bahsedilen kavramların yaşamlarımız üzerinde etkileri ve Baudrillard’ ın tanımladığı evreni kavrama yolundaki önemli bir durak noktamız ise Disneyland’dır. Disneyland asla bir büyük oyuncak dünyasından ibaret bir şey olarak görülemez, zaten yalnızca çocuklar için tasarlanmış bir proje değildir.Amerika’nın minyatürü olan bu yapı, bu mikro kozmos dünyası Amerika ve amerikan yaşamı açısından çok önemli bir işlevi yerine getirir: gerçek Amerika’nın bir Disneyland’a benzediğini gizler. Bu yüzden Disneyland’ın kendisi bir modeldir. Bütün simülakr düzenlerinin iç içe geçmiş olduğu bir model. Aslında Baudrillard burada iç içe geçmiş bir simülasyon sisteminden bahseder. O’na göre evet Disneyland bir simüle dünyadır ama Los Angeles ve Amerika’da tıpkı Disneyland gibi gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittirler. Disneyland gerçeği simetrik bir şekilde üretebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma makinesidir. Disneyland ın amacı Amerika’nın(dış dünyanın da denilebilir) gerçek olduğunu onaylatma arzusudur, halbuki Amerika ne gerçektir ne de sahte orası hipergerçek bir ülkedir. Enis Batur’un “Amerika büyük bir şaka sevgili Alfred. Peki buna ne kadar gülebiliriz?” adlı kitabı yalnızca ismi nedeniyle bile ‘gülünemeyecek bir şaka’ metaforu olarak belki de Baudrillard’ın kuramsal çalışmasına hoş bir göndermedir.”Sinema salonlarının dışında bile bütün ülkenin sinemasal olması Amerika’nın en az çekici yanı değil.Çölü bir kovboy filmi dekoru, metropolleri bir gösterge ve formüller ekranı izler gibi dolaşıyorsunuz....Amerikan kenti de tam tamına sinemadan kaynaklanmışa benziyor.”Amerika
Jean Baudrillard(1986). “Amerika” Çev:Y.Avunç, 1.Baskı. İstanbul:Ayrıntı, s.70.

Nam June Paik, TV Buda, 1974
----------------------------------

permanent vacation
Eskiden seyretmiş olmama rağmen Mirkelam'ın son klibinde, bahsedeceğim filmin açılış sahnesinin pek beceriksizce 'alıntılandığını' görünce yazayım dedim.
Film Jim Jarmusch'un mezuniyet filmi -ilk filmi- olan Permanent Vacation. Hocalarının pek beğenmediği bu filmin genelin* de ilgisini çekmediğini düşünürsek, bu noktada birleşmeleri kayda değer. 16 yaşında bir çocuğun Charlie Parker'a öykünmesi ekseninde ilerleyen bir film. Aidiyet duygusu olmadan, dünyaya başka bir gözle bakarak yaşayan bir genç. Bize özgü bütün kavramları, kuralları, anlayışları elinin tersiyle ittirirken, aslında onları çoktan özümsediğini ve dönüştürdüğünü gösteriyor Jarmusch, gencin aracılığıyla. O vakitler kendi de 27 yaşında. Amerikan topraklarında bir savaş olmuş ve savaştan sonra tuhaf bir ortam oluşmuş olduğunu sezinliyoruz, gencin gezdiği yerler ve konuştuğu kişilerden. Tuhaf bir akıl hastanesinde yatmakta olan annesini ziyaret ediyor. Burada, pamuk ipliğine bağlı olan gerçeğin tamamen koptuğunu hissediyorsunuz. Ne de olsa, sonsuz seçenekli yaşanılır bir dünya tasarlamak için akıl hastanesinden daha iyi bir yer bulunamaz.
Film bu minvalde ilerlerken, Jarmusch ayaklarınızın yere basmasına asla izin vermiyor. Bu da elbette farklı beklentilerdeki seyirciyi yoruyor ve filmden koparıyor. Olsun diyoruz o zaman: "Kalan sağlar bizimdir".
ÇUKUR
Yıl 1972
30 yaşlarında bir erkek, içinde eski bir halı ve üzerinde kirli bir masa olan odada, bir bacağı olmayan bir sandalyede oturmaktadır. Gündüz olmasına rağmen perdeler ve güneşlik çekilidir. Masanın üstünde F.M.Dostoyevski'nin "Budala" adlı romanı durmaktadır. Genç dalmış bir vaziyette kitaba bakmaktadır.
Yıl 1978
Herşey aynıdır. Sadece genç kitabı okuyordur. 81. sayfadadır.
Yıl 1987
Herşey aynıdır. Sadece genç kitabı okuyordur. 112. sayfadadır.
Yıl 1999
Herşey aynıdır. Sadece genç kitabı okuyordur. 178. sayfadadır.
Yıl 2005
Herşey aynıdır. Sadece genç kitabı okuyordur. 213. sayfadadır.
Yıl 2012
Herşey aynıdır. Sadece genç kitabı okuyordur. 375. sayfadadır.
Yıl 2017
Herşey aynıdır. Sadece genç kitabı okuyordur. 480. sayfadadır.
Yıl 2022
Herşey aynıdır. Sadece genç kitabın son sayfasını okumaktadır.
Yıl 2028
Herşey aynıdır. Masanın üstünde F.M.Dostoyevski'nin "Budala" adlı romanı durmaktadır. Genç dalmış bir vaziyette kitaba bakmaktadır.