kalem oynatan ile ayı oynatanın buluştuğu yer...

8/9/2009 - KUDUZ

30 yaşlarında bir adam tren istasyonunda inip Samatya Sigorta Hastanesine doğru yürümektedir.


(İÇSES) Bu yollardan ilk defa geçiyorum sanki. Galiba ilk defa. Peki, daha önce hiç gitmediğim bir hastaneye doğru niye yürüyorum?  Kimi ziyarete gidiyorum? Ben böyle şeyleri sevmem ki. Ama hala yürüyorum işte. Şu kız da ziyarete gidiyor olabilir mi? Aynı kişiye gidiyor olabilir miyiz? Lisedeki kız arkadaşıma ne kadar da benziyor. O olabilir mi? A-ha! İşte hastane. Şu caddeyi de geçebilirsek merakımızı gidereceğiz.


Caddeyi tam geçecekken yokuş yukarıdan hızla gelen bir otomobil adamımıza çarpar. (Kararma)


Adamımız gözünü açtığında gitmekte olduğu hastanede yatmaktadır. 


 

“Gerçek”, bir çöplükte olduğunuz hissini uyandırmaktan başka bir işe yaramaz. Bunu hissetmiyorsanız ve mutluysanız bu da güzeldir. Güzel olmasının sebebi, alternatifler havada uçuşurken birini kapmaya çalışmanızın gülünç görünmesindendir.


Sonsuzluk Ve Bir Gün (1998) Yön: Theo Angelopoulos

Bir otobüsün içi küçültülmüş bir dünya gibidir. Dışarıda esip gürleyen kızıl bayraklı bir militan koltuğunda uyuklar. Sevmediği erkekten çiçek alan kızın attığı çiçeği başka bir erkek, evdeki mutsuz karısına götürmek için yerden keyifle alır. Yaşlı ve şemsiyeli adamlar aynı durakta inmek için yorgunca ayaklanırlar. İndikleri bölge sessizce ölmek için tasarlanmış gibidir. Yaşlı adam ve çocuk; biri ölüm yolculuğuna, öbürü kaçak yaşadığı topraklardan memleketine yapacağı yolculuğa hazırlanırken umutları birbirine karışır, birbirini besler. Yaşlı adam, sıkça geçmişinde dolaşır. Yazacağı kitaplar uğruna, kafasındaki uğursuz fikirleri şekillendirmek uğruna bütün ömrünü harcarken, karısı ondan “iki kitap arası” kendine ayrılacak bir zaman, hatta bir gün ister. Ama bu geçmiş zamanda, şimdiki haliyle dolaşıp af dilemesi, onların isteklerini yerine getirmek için çabalaması boşunadır. Kendinden yüz çevrilmesi, geçmişte kalan o güzel yaz günlerinde, kışlık paltosuyla aralarında dolaşması, umursanmaması, çektiği acının ve pişmanlığın yansıması gibidir. Kendini bırakmakta olan bedeninden vazgeçip, bir çocuğun bedeninde var olmak ister. Bu çabasının da boşa olmasını aynı hastalıklı umursamazlıkla,  bir gün bile olsa unutmak ister. Kelimeler satın alıp karşılığında para –maddiyat- vererek yok olmayacak, kendinden geriye kalacak bir şiir inşa etmeye çalışır. Hastalık ruhuna sıçramadan temize çıkmaya çalışır. Büyük bir sessizlik, kabulleniş ve olgunlukla.

 

 

 


 

Taş köprü üstünde karşılaştılar ve birbirlerine sarıldılar. Altlarında akan coşkun nehre kavuşmak için içlerinde çılgınca bir istek duydular. Atlarken aynayı elinden bıraktı köprünün üstünde. Aynadaki aksi, sarıldığı kişi ağlamaklı kalakaldı öylece, köprünün üstünde.


 

Üç kişi. Seçilmemiş, ayrık, aykırı, çürük dişli biri, biri güzel bir kız, erkeklerden biri şişman, sakalları uzamış, kendini bırakmış. Beyaz klavyenin diplerine dökülmüş, akmış, sıvanmış, çürümüş ve kokmuş karanlık gençliğim. Birine öykünmüşüm, kıskanmışım ve dürbünlü tüfekle 2 metreden kafasını patlatmışım. Dürbünlüye ne gerek vardı, madem bu kadar yakından patlatacaktın kafasını. Amacım onu değil, sivilcesini vurmakmış aslında. Sonradan hatırladım, kanının sıcaklığına bulandığında avuçlarım. Şişmandı, kendini bırakmıştı, ölmek istiyordu zaten. Cüzdanını, arabasının anahtarlarını, şişme bebek sipariş ettiği kredi kartını alıp çıkıyorum. Emanet otomobilinde hız yapıyorum. Yolun kenarında üşümüş bir fahişeyi alıyorum, sırf ısınsın diye, sessizce ağlayalım diye, varlığı varlığıma armağan olsun diye. Şehvet cami avlusuna bırakılmış bir bebek benim için. Hiç tanımadığım, başka birilerinin büyüttüğü. Yıllar sonra karşıma çıkacak, sarılacağız ben ölüm döşeğindeyken. Bu yüzden fahişenin ıslak gözleri yeter bana bakmak için. Bir köy yoluna sapmadan iniyorum arabayı ona bırakıp. Hüzünle gazlıyor. Ölmek için güzel bir yer. Oysa ben mutluluktan kahkahalar atarken sabaha karşı, aç kurtlar tarafından parçalanmak için gelmişim buraya. Kederle, acıyla, intiharla işim olmaz. Kar yağmakta, kurtlar ulumakta. Coşkulu kahkahalarım onları çağırmakta. Son sigaramı da yakıp bekliyorum. Tıkandığımı hissediyorum. Çok pişmanım ama çok geç. Geliyorlar. Şişmanım, sakallıyım ve kendimi bırakmışım.

 

İki kişi. Biri erkek, biri dişi. Aşk kuduz bir köpek gibi etrafımızda dolanmakta. Ağzımın suyu kafamı gömdüğüm yastığıma akmakta. Tıkınırken tıkanma. Mutfaktaki bütün bıçaklar kadife kılıflarının içinde uyumakta. Gırtlağım mutfağın beyaz fayanslarını kızıl kana boyamak için sabırsızlanmakta. Düşkünlüğümü kuduz bir köpeğin kafasını keser gibi kesmek için mutfağa koşuyorum. Gırtlağımı kesiyorum, orucum bozuluyor. Ölüyorum ve ölmekten ve kendimden çokça bahsetmekten tiksiniyorum.

 

Bir kişi. Genç ve güzel bir kız. Onu en başta öldürmüşüm. Adına şiirler düzmüşüm. 



Tuhaf alışkanlıklar. Bitmeyen balayı, sonsuz acı. Yine de seçme şansı verilmediğini reddeden, etrafını birbirinden tuhaf seçeneklerle donatan birinin; ateşten çemberin ortasında kalmış akrebin kendini sokmaktan başka seçeneğinin olmaması gibi, her kederli seçeneği aynı yola çıkıyor.

Gecekondunun penceresinde mor giysili tombul bir kadın kolu gözükmekte. Kıpırdamayan kolla konuşmak istiyorum, altından geçerken. Uriah Heep, “Easy Livin”i çalıyor, duyuyorum. Tombul şirin kol parmaklarıyla ritim tutuyor. Ama bu sıcakta mor penyeli tombul kolun sahibi anlamaz bu müzikten, sevmez diyorum kendime. Kendimle çelişiyorum yine. Kolunun bileklerine kadar uzanan mor penyenin ipi sökülmüş, ritim tutan parmaklarından birine dolanmış. “El bağı olmasın size” diye haykırmak istiyorum. Haykırıp kaçmak; tombul mor kolu unutmak, kolun sahibinin yüzünü hayal etmek istiyorum, az sonra varacağım yerde.

Bir adam kavun taşıyor iki elinde, ikiye ayrılmış şekilde. Arkasından, kafalarının üstünde meyve tepsileri olduğu halde yerli güzel kızların gelmesini bekliyorum. Bir şenliğe yetişmek ister gibi acele etmeleri ve o esnada kızlardan birinin kafasındaki tepsiyi düşürmesini, dağılan meyveleri beraberce, neşeyle toplayıp, yerli kız, ben ve tombul mor kol beraber yemeyi, felsefeden konuşmayı düşlüyorum; tombul mor kolun penceresinin altında.

Neşeyle devinmek, kendimden geçmek, ruhumu herhangi birine devretmek ve o hayalini kurduğum şenlik ateşinin etrafında, çemberin ortasında kalmış akrebin kendini sokması gibi, başkasının bedeninde kendimi hançerlemek, bütün kirli kanımı dökmek istiyorum.

Oysa hayat ne güzel! Kısa Parliament gibi hemen bitiveriyor. Tadını çıkarmak lazım. İliklerimize kadar çekmek, umarsızca koşmak ve peşine takılmış seni durdurmak isteyen telsizli kızdan kurtulmak istiyorsun. Gözlerin kapalı koşuyorsun, uçurumu umursamadan ve tam düşecekken sen, telsizli kız telsizinin sapını uzatıyor sana. Çekip çıkarıyor seni bu umarsız hayattan. Bana dönebilirsin artık.

Tombul kol, arabaya koş! Senden vazgeçemiyorum görüyorsun. Mağazaları, pazarları dolaşıyorum. Uzun kollu mor penye alan kadınların tarifini istiyorum her birinden. Başka bir gün, başka renkte bir penyeyle, Scorpions dinlerken seni görürüm diye ödüm kopuyor. Bu yüzden geçemiyorum artık pencerenin altından.

Gecenin iki buçuğunda masa kurup kavun yiyen adamlardan, gündüz iki yarım kavun taşıyan, yarım kavunu afiyetle yedikten sonra, mor giysili tombul kolun oturduğu gecekonduya girince bütün hayallerim yıkılıyor. Peşi sıra yürüyen, karanlıkta hiç görünmeyen yerli güzel kızlarda aynı umarsızlık ve tutarsızlıkla gecekondudan içeri girince kendimi kaybediyorum. Zor günler için beklettiğim benzin dolu bidonu, gecekondunun etrafında büyükçe bir çember olacak şekilde döktükten sonra ateşe veriyorum. Ağlarken de kendimi avutuyorum: Seçme şansı verilmediğini reddeden, etrafını birbirinden tuhaf seçeneklerle donatan biri gibi. Ateşten çemberin ortasında kalmış akrebin kendini sokmaktan başka seçeneğinin olmadığını bilmezden gelmek gibi.

 


Çikolata Yiyen Kız: İkinci katta oturan ben, yoldan geçenleri seyrederken balkonumdan, çikolata yiyen bir kız umarsızca yaklaşıyordu, yolun görünen en uzak tarafından. Görüş açıma yaklaştıkça çırpındığını gördüm. Çikolata boğazına takılmış olmalıydı. Yudumladığım pet şişe suyu büyük bir soğukkanlılıkla ona doğru atıverdim. Havada tutup büyük bir iştahla kafasına dikti. Kurtulmuştu; şükran dolu bakışlarla süzdü beni bir süre ve umulmadık bir hareketle elindeki yarısı yenmiş çikolatayı bana doğru fırlatıverdi. Havada kapıp, iştahla yiyordum ki… Boğazıma takıldığını fark ettim. Gözlerim büyüdü, çırpınmaya başladım. Kız, pet şişe suyu büyük bir soğukkanlılıkla bana doğru fırlatıverdi. Bir fırt içince düzeliverdim. Şükran dolu bakışlarla bir süre süzdükten sonra kızı, umulmadık bir hareketle elimdeki çeyreği kalmış çikolatayı ona doğru fırlatıverdim. Kız, çeyrek çikolatayı afiyetle mideye indirdiği esnada, boğazına takıldığını hareketleriyle anlatmaya çalışıyordu. Dibinde azıcık kalmış pet şişe suyu hiç düşünmeden, büyük bir soğukkanlılıkla kıza doğru fırlattım. Suyun hepsini içince düzeliverdi. Şükran dolu bakışlarına biraz da muziplik katıp, arka cebinden bir çikolata çıkardı. Ben de balkonumun serinliğinde açılıp içilmeyi, hatta hayatıma tuhaf bir anlam katmayı bekleyen pet şişe suyu kaldırıp keyifle salladım.

 

Yorum yaz!

2009-10-12 02:06:16 - 733282

Yazan: yoket8
Kendini bırakmakta olan bedeninden vazgeçip, bir çocuğun bedeninde var olmak ister.


...ve hala şu kodu girmekten nefret ediyorum
Bağlantı

2009-09-09 05:32:26 - hangi cem sivilcem

Yazan: Birkan
Abi bu silahla sivilce patlatma işini birden fazla yerde kullandın sanırım dikkatimi çekti tekrara kaçtı güzelim öykü yeterince verimli olamadı :) Ama güzel yazıosun abi gerçekten çok beeniyorum

**************************************************************************
Takip ettiğin için sağ olasın Birkan'ım. Birçok şeyi birçok yerde kullandığım oluyor, kolaj tarzı.

Düzenleyen tursusuyu gün: 9/9/2009 saat: 12:37
Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Taş zemine atılmış kilimin üstünde uyumakta olan fakir, yarı-bilgenin ayağına takılır. Fakirin rüya alemindeki bütün camdan labirentleri tuz buz olur. Yarı-bilgenin de uyuşuk beynindeki bütün çıkmaz yollar silinir. Birbirlerine muhtaçtırlar artık. Kendileri için yaratıldığını düşündükleri suni evrende yürümeyi sürdürürler. Nereye kadar? Saçmalık uzar gider, tahammül edilemeyecek bir noktada yerini huzura bırakır.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
yoket8
dilsizmutercim
bilogger
jeshem
micheck