Anasayfa / Genel / KOMA

KOMA

 

Inception

 

Metafiziğin en alt katmanlarını ele geçirebilmiş gerçekliğin içinde yuvalanan filmler çekmeyi başarmış olan Nolan, bu sefer bütün metafiziği, “gerçekdışı”nı ele geçirmeye çalışıyor. Bunu isterken de, bütün “ya sonra”lardan arındırılmış eylemleriyle, fantastik yönü ağır basan bir Joker karakterine dönüşüyor. 10 yıllık bir demlenme sürecinden geçen senaryosunu, ilmek ilmek işleyerek hayata geçiriyor. Filmin mantığı, bütün açmazları aralayarak, bazen da sonuna dek açarak, saçmalamaya başlandığını düşünen seyirciyi içine çekip, bu büyük macerayı yaşamaya davet ediyor. Matrix devasa anlamıyla, tüm evreni öyküsüne kattığından, onunla karşılaştırılması yanlış olur. Çünkü bu özünde bireysel bir suç/soygun filmi. “An”ın kıymetini bilmek üzerine, o anın sarmaladığı tüm mekanı ve yaşayanları dikkate almak adına, o “an”ın geri getirilemeyeceğini görmemiz amacıyla çekilmiş bir film.

 

Hepimizi aynı anda tavlayan sahnelerin ise, aslında tamamen şova dönük bir Hollywood taktiği olduğunu unutmadan seyrettiğimizde, bu anları ayıkladığımızda dahi, geriye kalan kısım fazlasıyla çekici ve sinemasal duruyor. Başka bir film olan Av Mevsiminin ise problemi burada belki. Şov kısmını çıkardığınızda geriye elle tutulur bir şey kalmıyor. İlgimizi çeken, üzerine düşünmemiz ve keyfini çıkarmamız gereken de aslında bu kalan kısımlar. Kılçık yemeyi o kadar çok seviyoruz ki, balığın etini gözümüz görmüyor.

 

Nolan’ın bize sunduğu dünyanın gerçek olmasını arzuladığımız anda, kendi gerçekliğimizle takas etmiş oluyoruz aslında. Bu tek taraflı takasın bütün dramını da yüklenerek, seyrettiğimiz filme anlam ve değer katmış oluyoruz. Bu yüzden bu filmler daha değerli ve unutulmaz duruyor. Bir önermeler dünyası içinde, çeşitli alternatiflerin de olduğunu bilerek film içinde kaybolmak eşsiz bir deneyim ise, bir yaşam simülasyonuna bağlanmak kadar keyifli ve yoldan çıkarıcı ise, bu film bunun için biçilmiş kaftan.

 

Alt katmanlarda, rüya içinde rüya içinde rüyada, yüzyıllarca sürecek olan mutlu bir hayat yaşıyor olsak bile, bunun bir illüzyon olduğunu bilmek ya da hissetmek ve sona erecek olması, bütün bu sürece kederi de ekleyerek anlamlı ve yaşanılır bir hale getiriyor. Belki de insanoğlu cennetten bu yüzden kovuldu. İnsana uygun bir ortam olmadığından; insan, içinde yuvalanmış bir kötülüğün eksikliği ile yaşayamayacağından; iyilik tek başına beş para etmeyeceğinden.

 

Başını hiç hatırlayamadığımız bir rüyada yaşamanın ne kadar büyük bir kopukluk olduğunu ve bu yüzden yıkılmak zorunda olduğunu, temeli olmayan bu rüyaların ayakta kalamayacağını bize görkemli sahnelerle gösteriyor Nolan. Daha acısı da sonunu da bilememek aslında. Şimdiki zamana sıkışıp kalmaktan kurtulmanın tek yolu rüyalar bu yüzden. Bedenin tahakkümünden kurtulmanın bedeli de fazlasıyla ağır. Bu tarafıyla, Yeşilçam tarzı bir melodramın da, Hollywood tarzı bir aksiyonun da aktörleri aynı; insan. Bu ortak payda, aslında hepimizin aynı hayatı yaşadığını gösteriyor bir bakıma. Bu yüzden, Cobb’un (Di caprio) çocukları için biz de en az onun kadar üzülüyoruz. Cobb, Nolan’ın tasarladığı dünyada yaşanırlılığı test eden bir denek adeta. Sonsuz eksiden sonsuz artıya doğru savrulup durarak, uçlardaki yaşamı test ederek olgunlaşmış, her şeyi yaşayıp test etmiş, sindirmiş ve aşmış biri. Artık çocuklarına kavuşmak, sıradan birinin hayaliyle yaşamak, normalleşmek istiyor. Bunun mümkün olmadığını bilmesi ve bu korkunç gerçeği unutmak istemesi ise filmin bel kemiği aslında. Çırpınarak unutmaya çalışmak; çırpınarak kendinden geçmek; çırpınarak çıldırmak… Adeta, çırpındıkça, kanat çırptıkça, bir tür ateş olup kendi kendini yakan ve kendisinden yeniden doğan bir anka kuşu.

 

Başta dediğimiz gibi, o anın yitirilmiş ve geri döndürülemez olması, arkasından bakıldığında acıklı bir ütopyaya dönüşmesinden dolayı, kendi tasarladığı illüzyona kendini inandırarak çocuklarına kavuştuğunu düşlüyor. O anın gerçek olmasının da pek önemi yok. Çünkü kendini yeterince inandırmış olması hiç geçmeyen bir hastalık gibi üstüne yapışmış durumda. Bunun ayırtına sağlıklı bir şekilde varabilmesi, tüm yaşananlardan sonra imkansız artık. Bütün bir yaşamı düşleyen, ilk gerçeği özleyip ona öykünerek ömrünü geçiren biri. Aslında o, Kafka’nın Dava romanında, “kapıcı meseli”nde* geçen, orada beklemeye mahkum edilmiş kişinin ta kendisi.

 

* kapıcı meseli için: 

 

Yasanın önünde bir kapıcı durmaktadır. Taşralı bir adam bu kapıcıya gelerek yasa’ya kabul edilme ricasında bulunur. Fakat kapıcı şu anda buna izin vermeyeceğini söyler. Adam bunu bir an düşünür daha sonra kabul edilip edilmeyeceğini sorar. “mümkün “der kapıcı “fakat şimdi değil” Kapı, her zamanki gibi açık durduğundan ve kapıcı da kapının bir yanında dikildiğinde, adam da biraz öne eğilerek kapının girişinde pek de aydınlık olmayan içerisini şöyle bir görmeye çalışır. Bunu izleyen kapıcı güler ve şöyle der; “Eğer içeriye girmeyi bu kadar istiyorsan, benim reddime rağmen girmeyi bir dene istersen. Ama şunu bil; Ben güçlüyüm ve ben kapıcıların en sonuncusuyum. 
Her salonun girişinde başka bir kapıcı ile karşılaşacaksın, her birisi bir öncekinden daha güçlüdür. Üçüncü kapıcı öyle güçlü ki ben bile ona bakmaya dayanamıyorum.” Bunlar taşralı adamın beklediği zorluklardı. “Yasa elbette herkesin her zaman erişebileceği bir şey olmalıdır.” diye düşünüyordu. Ama şimdi, kürk mantosu içindeki, kocaman sivri burunlu, uzun, ince tatar sakallı kapıcıya baktıkça girme iznini alana kadar beklemenin daha iyi olacağına karar verdi. Kapıcı ona bir tabure verdi ve kapının bir yanına oturttu. Adam orada günlerce, yıllarca oturdu. Kabul edilmek için bir çok girişimde bulundu ve ısrarcılığıyla kapıcıyı yordu. Kapıcı ara sıra onunla konuşuyor, ona evi ve başka şeyler hakkında sorular soruyordu. Ancak bu sorular büyük efendilerin sordukları sorular kadar kayıtsızca sorulmuş sorulardı. Ve konuşmalar hep henüz içeriye girmeyeceği cümlesi ile bitiyordu. 
Bu yolculuk için yanında pek çok şey getirmiş olan adam, sonunda kapıcıya rüşvet vere vere her şeyini tüketti. 
Memur her şeyi kabul etti ama hep şunu vurguladı: “bunu kabul etmemin tek nedeni, acaba yapmadığım bir şey kaldı mı diye düşünmekten kurtarmaktır seni.” Bu yıllar boyunca adam dikkatini neredeyse sürekli bir biçimde kapıcı üstünde yoğunlaştırdı. Diğer kapıcıları unuttu ve bu ilki ona yasaya erişim yolundaki engel gibi görmeye başladı. Kötü talihine lanet etti; İlk yıllarda yüksek sesle ağzına geleni söylüyordu, daha sonra yaşlandıkça yalnızca kendi kendine homurdanır oldu. Gitgide çocuklaştı; kapıcıyı uzun yıllardır temaşa ettiğinden ve kürk yakasının üstündeki pireleri dahi artık çok iyi tanıdığından, kapıcının fikrini değiştirmek için kendisine yardım etsinler diye pirelere bile yalvarmaya başladı. Gözleri zayıfladı, artık uzağı pek görmemeye başladı. Dünyanın gerçekten karanlık mı olduğu yoksa gözlerinin mi kendisini aldattığını bilmez oldu. Ama içinde bulunduğu karanlıkta, yasanın kapısından söndürülemez bir ışığın sızmakta olduğunun farkına varmıştı. Pek fazla zamanı kalmamıştı artık. Tam ölmeden önce bu uzun yıllar boyunca yaşadığı tecrübeler kafasında tek bir noktada, şu ana kadar kapıcıya sormamış olduğu bir soruda birleşti. Elini salla*** kapıcıya gelmesini işaret etti , çünkü artık kaskatı kesilmiş olan vücudunu kaldıramamaktaydı. Kapıcı ona doğru eğilmek zorunda kaldı, çünkü aralarındaki boy farkı taşralı adamın aleyhine oldukça değişmişti. “ şimdi ne istiyorsun?” diye sordu kapıcı “ne kadar tatmin olmaz adamsın.” “Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor.” dedi adam, “peki nasıl oluyor da bunca yıldır buraya benden başka, Yasa kabul edilmek talebiyle gelen olmadı?” kapıcı adamın hayatının sonuna geldiğini anlamıştı, adamın iyice zayıflamış olan kulaklarını işitebilmesi için iyice yaklaşarak haykırdı:”senden başka kimse kabul edilemezdi bu kapıdan, çünkü bu kapı yalnızca senin için yapılmıştı. Artık şimdi kapatacağım onu.”

 

F.Kafka’nın “Dava” adlı romanından.

 

 

*********************************************************

Anlaşılabilirliği köreltilmiş tüm metinlerle yüklü bir at arabasının üstünde, yedi yıllık cilt yaraları ile sabırla yatan adamı havaalanı dış hatlara sokmaya çabalayan iz sürücü. At arabasının tahta tekerleklerinin her bir göbeğinde çift tarafı da keskin bıçaklara takılan insan dizi, baldırı parçaları. Bu bıraktığı kanlı izden kolayca takip edilebileceğine rağmen alabildiğine umursamazlık, hem sürücüden, hem de diğerlerinden.


Evrene tutunabileceği tüm uzuvları köreltilmiş, cildi yaralardan kabuk bağlamış kokan adamın başını kaldırıp at arabasından dışarı bakma çabası. Peşisıra başlayan delice bir yağmurun tüm yaralarının kabuklarını yumuşatması. Yumuşayan kabuklardan burcu burcu yayılan kokunun, az ötede görünen gökkuşağının da etkisiyle ince bir dirence dönüşüp, yatan adama bir fısıltı hakkı vermesi: ''Sürücü, döndür beni.''

Kırmızı ışıkta duran sürücünün 4 yağız atına hayranlıkla bakan yan arabadaki kızıl saçlı kadınlar. Yeşil ışıkla beraber at arabasına yanaşmaya çalışan kadınlı arabanın sağ tekerleklerinin parçalanarak takla atması. Kızıl saçlı kadınların, patlayan arabayla ilk kızıl saçlarının tutuşması. Dış hatların kapısında çıkan yoğun problemlerin çözümsüzlüğü karşısında son kez fısıldayabilen yatan adamın fısıltısı: ''Döndür beni.''

Dış hatlardan evrene açılan gizli kapıyı yalnızca kendi görebilen sürücünün son bir çılgın hamleyle kırbaçlayıp yağız atlarını, sürmesi dış hatlardan içeri. İleride silüeti gözüken, evrene açılan gizli kapının gıcırdayarak açılması. Hızlı bir geçiş sonrası herşeyin normale dönmesi aynı hızla.

Sürücünün Dönüşü: Bütün metafiziksel yanılsamalara rağmen gayet olağan yollardan sürücümüz evine döner. Yürüyemeyen kızı can sıkıntısından, bakışlarıyla bir bardak dolusu sütü masadan taş zemine düşürür. Sürücümüz kedisi olmadığından bir kedi ustalığıyla zemindeki tüm sütü yalar ve doyar. Sigara içmekte olan karısı hala söylenmektedir. Sürücümüz sağır ve huzurlu bir görüntü çizerek kitaplığına doğru yönelir. Ucuz bir romana eli giderken huzuru bir kat daha artar. 43 dakika önce, cilt kanserine yenik düşen orta yaşlı bir adam Çapa Tıp Fakültesinde gözlerini açılmamacasına yummuştur.

 

Resim*************************************

 

Yazı İle Ekran Üzerine – Yapılan deneyde, uyuklayan 100 maymunun üzerine doğru muz atılmasıyla, 99’unun muzu havada kaparak hızla yediği görülmüştür. Geride kalan tek bir maymunun tepkisinin önemi yoktur. 

Yusuf İstanbullu bir sütçüdür. Akşam eşi ve çocukları ile birlikte CNN Türk’te oynayan Mehmet Yaşin’in sunduğu “Yol Üstü Lezzet Durakları”nı seyretmektedirler. O an Adıyaman’da bulunan Mehmet Yaşin uğradığı lokantada, lokanta sahibi lezzetli ve taze süt bulamamaktan şikayet etmektedir. Yusuf yattığı yerden hızla doğrulur ve kendi sütünün ne kadar lezzetli ve taze olduğunu aile bireylerine anlatmaya başlar. Birdenbire susar ve aklına çılgın bir fikir gelmişçesine ahıra doğru koşar. Bir pet şişeye doldurduğu ılık ve taze süt ile geri gelir. “Sütümün tadına baktırmalıyım” diye heyecanla kekelemektedir. Hızla giyinip, aile bireylerinin itirazlarına aldırmadan “iki üç güne dönerim” diyerek, Adıyaman’a gitmek üzere otogarın yolunu tutar.

Uzun bir yolculuktan sonra Adıyaman’a varır. Lokantayı bulmak içinde bir süre zaman kaybeder. O anda lokanta sahibi yoktur ve akşam gelecektir. Sabırla beklemeye başlar. Adam geldiğinde heyecanla, kendini tanıtmadan elindeki pet şişeyi uzatır. Geçen süre içinde süt tadını kaybederek bozulmuştur. 

Sütçü Yusuf hayal kırıklığı içinde, elinde pet şişesiyle gerisingeri İstanbul’un yolunu tutar. Eve beklenenden erken gelmiştir. Anahtarıyla kapıyı açıp girdiğinde, yatak odasından gelen tuhaf sesleri duyar. Koltuğa oturup televizyonu açarak, pet şişedeki bozulmuş sütü yudumlamaya başlar. Sehpanın üzerinde yenmiş muzların kabukları durmaktadır. CNN Türk’te Mehmet Yaşin’in sunduğu “Yol Üstü Lezzet Durakları”nın tekrarı oynamaktadır. Aynı yeri yakalamıştır yine. Lokanta sahibi, lezzetli ve taze süt bulamamaktan yakınmaktadır. Pet şişenin içinde kalan sütü sallayarak seyreder bir süre. Birden ayağa kalkar. Aklına parlak bir fikir gelmiş gibidir. Pet şişe elinde olduğu halde, evden geldiği gibi sessizce çıkarak sokağın kalabalığına karışır.

 

*****************************

 

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde. Sebebi ne sence?

 

Kendimle satranç oynuyorum. Rakibimin bir sonraki hamlesini bilmek beni rahatlatıyor. Karşı sandalyeye geçtiğimde bu rahatlığım yerini sıkıntıya bırakıyor. Tuhaf bir sırıtmayla aynadaki aksime ve rakibime bakıyorum. Siyah taşlarla, beyaz taşları itina ile yer değiştiriyorum. Artık yerimden kalkmama gerek yok. Belden aşağısı olmayan ve devamlı kan kaybeden biri için ne büyük bir buluş! Pencereden aşağı bakıyorum. Enişte bilyeli tahta yaptırmış, koltuğunun altına almış dış kapıya doğru mutlulukla yürümekte. Açmasam dışarıda olduğumu sanabilir mi? Kanlı bir iz bıraksam, ağır yaralı bir sürüngen gibi bir çıkmaz sokağın sonuna kadar varıp? Bilyeli tahta. Hiç yoktan iyidir. Tekerlekli sandalye var level atladığım zaman. Ondan sonra da elektrikli sandalye...

 

Olanları hatırlamadığını söyleyen tavşanın konuşabiliyor olmasına hiç şaşırmadım. Çünkü ısırılarak koparılmış bacağını bulmak daha önemliydi o anda, belki şu içinde bulunduğumuz anda da. Yani senin bu satırları okuduğun anda. Hala acıyla konuşuyordu ama kayda değer bir bilgi verdiği yoktu. Saklıyor olabilir miydi? "Kayıp Bacağın Sembolü" adlı öykümü tamamlamam için bu bilgiye ihtiyacım vardı. Ondan sonra suyuna çorba yapabilirdim.

 

Brotherhood: Hepimizin bağırsakları var; ince, kalın, uzun, kısa, dolu, boş. Boylu boyunca yatarken karyolada güzel bir kadın, bağırsakları olması ona hiç yakışmıyor. En azından kalın bağırsaklarından vazgeçebilir. Sindirim sistemini çekip alıyorum uyurken sessizce. Tertemiz, yeni yıkanmış beyaz çarşaflar kan ve bok içinde kalıyor. Hala uyuyor ya da ölüyor. Açlık çekmeyecek artık. Ama bunun sebebinin ölmüş olmasından kaynaklandığından şüpheleniyorum yine de.

 

Milyonlarca kişi seni gömmek için toplanmıştı. Orada olmalıydın.

 

"Godot" dedim, "kap bana bir 2000 Real'den" dedim. Gelmedi; bilemezdim. Söylemediler. "Reyonları seyrederken kendinden geçmiş, o yüzden artık gelemez, hiç gelmeyecek" dediler. 

 

Belden aşağısı olmayan bir hemşireyi kitaplığın üst rafına oturtmuşlar. Upuzun bir pantolon alttaki rafa kadar sarkmış; içinde bacak yok. Karşıya doğru bakıyor hemşire. Bir biblo bu. Ya da biblo taklidi yapan minik boyutlu bir insan. Bacakları yok ama paçalarına tutturulmuş topuklu, kırmızı-siyah ayakkabıları var. Bacakları olmadığı halde ayakları olabilir mi? Düşüyor biblo sıkıntıyla verdiğim nefesimin etkisiyle, mausumunun yanına masumca. Parça parça oluyor, kan sızıyor çatlaklarının arasından. Artık bacaklarının olmamasının bir anlamı yok. Buna üzülmek de anlamsız artık. Bir insandı belki, bu yüzden de ölümüne üzülmek daha üstlerdeki bir seçenek. Topuklu pabuçları sanki hala kadınsılığını haykırmakta. Nazik bedeninin parça parça olmasını gölgelemekte. Zehirli, kötücül nefesim artık onu da çürütecek bu insan eli değmemiş çorak cangılda.

 

Kütüphanedeyiz. Sessizlik, sessizlik, horror, horror… Sanki hepimiz sağır ve dilsiziz. Karşı masadan biri, elindeki bombayı gösterip sessiz bir kahkaha atıyor. Bir rüyadayım sanki. Hâlbuki her şey gerçek. Başkalarının gerçeği. Uyum sağlayamadığım gerçek, reddettiğim gerçek. Neden böylesine coşkuluyum, mutluyum? X, Y, Z… X yatay ölüler, Y dikey diriler, Z ise…

 

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!