4/5/2009 - KIRYOLU
Kıryolu boyunca gelincikler açmış kıpkızıl. Mayıs, öğle ılık rüzgârı ensesinden sırtına doluyor. Ürperiyor genç adam. Elinde piknik sepeti duruyor bir an kıryolunda. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Olduğu yerde gözünün yettiğince etrafını tarıyor. Elini atıyor sonra piknik sepetine. Güzel bir kız fotoğrafı, vesikalık, şirin çerçeveli. Eli değince gözü de değiyor fotoğrafa peşi sıra. Gözünde bir damla yaş. Mayıs’ın güneşiyle yansıyor yeryüzüne. İşaret parmağıyla fotoğrafı okşamayı kesip, daha alttaki şarap şişesini çekip alıyor, kısa çöpü çekenin hüznü ve öncelediği heyecanının karışımıyla. Kafasına dikerken şarabı, gözü de güneşte. Yarılanmış kıryolu yarılanmış şarap eşliğinde önünde, ardında seriliyken yürümeyi kesiyor. Az ötede bir güzel ağaç; en az gölgesi kadar gerçek. Çöküyor altına ağacın. Sepetin içinden örtüyü alıp seriyor. Peşinden sigara paketinden bir Uzun 2000 çekip keyifle yakıyor. Ucuz şaraptan bir fırt daha alıp sepetin içine, kızın fotoğrafına bakıyor. Şirin çerçeveli fotoğrafı usulca çıkarıp karşısına, azıcık engebeli toprağın küçücük tepeli bir yerinin üstüne yerleştiriyor. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Havlu peçeteye sarılmış yarım ekmek; içinde zeytin domates. Şarabı, sigarası eşliğinde, fotoğrafa baka baka yiyor. “Demiştin ya sen” diyor, “her şeye rağmen yaşa. Her şeye rağmen yaşıyorum işte. Kaçabildiğim yere kadar kaçıyorum. Yeryüzünün bana hayatı duyumsattığı yere kadar ve sanırım bundan ötesi yok kaçabileceğim. Kıryolunun yarısında piknik sepetimin ağırlığıyla örtümü serdim. Hayatımın, geçmişimin sofrasında son öğle yemeğimi de yedim. Şimdi sofrayı, hayatı toplama zamanı.” Gözyaşını silip, şarabını bitiriyor gözü kızın fotoğrafındayken. Sepetine atıyor elini bir kez daha. En dipte, en karanlık köşedeki soğuk çelik parmaklarına değince ürperiyor. Tabancayı kavrayıp günışığına çıkarıyor. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Kıza bakmayı sürdürürken tabancayı tutan kolu hareketleniyor. Namlunun ucuyla yumuşak toprağı eşeleyip bir mezar/yuva yapıyor kızın vesikalığına. Gömüyor fotoğrafı ve peşi sıra tabancayı da. İşi bitince bir sigara daha yakıyor. Kıpırdamadan seyrediyor etrafını, sesleri dinliyor. O an kimsenin aklında değil. Akrabaları, arkadaşları, aşkları, sanal dostları. Her gözden, her gönülden uzakta, kıryolunda. Kalkıp yürümeyi sürdürüyor kıryolu boyunca. Ve son eylemini geri aldı; oynatıcıdaki “geri” tuşuna basan titreyen bir parmağın pişmanlığıyla. Taşrada zaman ağır akar. Usta bir cellatın çıt çıkarmadan boynunu alması gibi kurbanının, zaman da sessizce emer özünü yaşamın, yeşilliğin ve gülümseyen çocuk saflığının. Evrenin akan kanıdır zaman. Son damlası pıhtılaşacak derler ve duracak. Ama ne önemi var şu an. İrun demiryolunu kesecek şekilde yattığında aklından geçenler bunlardı ve muhtemelen az sonra geçecek tren bedenini parçalarken, ray çeliğinin soğuğuna yasladığı boynu da tuhaf bir ürperti salgılıyordu, zaman adına düşüncelere dalmışken tam da zamansızca. Demiryolu yaklaşık bir metre yukardaydı zeminden; yığma toprağın üstüne yerleştirilmişti demiryolu işçileri tarafından. Yıllar önce bu emeklerinin karşılığını almışlar ve bu rayları unutmuş olmalıydılar çoktan. İrun hasır sepetini zemine, başı kopup yuvarlandığı zaman içine düşecek şekilde yerleştirmişti. Taşralı kız İvles gözü yaşlı beklemekteydi çalıların ardında olacakları. O’nu ikna etmesi çok zor olmuştu İrun’un. Ama olması gereken de buydu belki de. Hasır sepete düşecek baş, olacak İvles’e arkadaş” şeklinde bir tekerleme bile uydurmuşlardı. Olacakların korkunçluğunu bir hayli sulandıran ve dudaklarda tatlı bir tebessümünün yayılmasına yol açan ya da açacak olan bu tekerlemenin şirinliği aynı zaman da biraz da korkunçtu. Çünkü “olacakların korkunçluğu”nu kardeş payı şeklinde bölüşmüştü. Tren’in gelmesine 12 dakika vardı ve İrun gökyüzünü seyrederken aklından geçenleri bilebilmek için bütün servetini vermeye hazır para babaları da vardı kompartımanın “buisness class” bölümünde. Tuhaf değildi bu dededen aristokrattılar ve paraları olduğu kadar kültürleri de kabarıktı. Bu tuhaf kabarıklık çoğu kere de kendilerini kötü durumlara düşürmüyor da değildi ama olurdu o kadar. Ve kültürün, sıra dışılığın kokusunu alan ve bir av köpeği gibi onları kaynağına taşıyan adamları da vardı ve işlerinden biri gencimizin yattığı rayların yanındaydı. Haber çabucak ulaştırıldı para ve kültür babalarına. Tren’i durdurup bu “olacakların korkunçluğu”nu engellemeliler miydi, yoksa her şeyi olduğu gibi kabul edip kendilerine bir kültür harmanı mı devşirmeliydiler? Danışmanları da vardı hazırda ve seçim için çok kısa bir sürede karar vermeleri gerekiyordu. Bu paragrafın son cümlesi “bu” olduğu için bunu hiç öğrenemeyeceğimiz ortada ve bu cümleyi elimden geldiği kadar uzatmaya çalışmama rağmen bilemeyeceğiz belli ki ve dilbilgisi kurallarını hiçe saymayı göze almama rağmen yine de… Tren göründü. İvles gözlerini kapadı, İrun da kapadı. Son gördüğü şey kızıl gökyüzünü örten tuhaf bir karanlık oldu. Büyük bir gürültüyle çöktü üstüne ve basarak hayallerinin üstüne, zamanı işlevselleştirdi. İvles trenin uzaklaştığını kulaklarına onaylattıktan sonra koşarak hasır sepetin yanına geldi. Beş parmak kanın içinde güzel bir baş kendine gülümsüyordu. Tepesine çöken bu karabasandan sonra İrun da gördüğü sevgilisinin siması hep aklında, sıcacık son nefesini saldı.
Kıryolundan gelen adam, demiryoluyla kesişen yerinde kıryolunun, durdu. Demiryolunu takip etmeye başladı. Az ötede fazlasıyla kan gördü ve sonra başsız, parçalanmış bir beden, az aşağısında bir hasır sepet başında ağlayan bir genç kız. Yanlarına vardı. Sepette sonsuz bir mutlulukla bakan gencin güzel yüzünü gördü. İçi tuhaf bir mutlulukla doldu. Ölmek için müthiş bir istek duydu içinde. Kız ağlamaklı adamın yüzüne baktı. Elini uzattı adam, kızı kaldırdı. Sepeti koluna taktı kız. Adamımızın kolunda da piknik sepeti vardı. Kızın kolundaki bol kanlı hasır sepetten kan damlaya damlaya, Hansel ve Gretel gibi iz bırakarak tren yolundan da, kıryolundan da çıktılar. Başka bir yön çizdiler kendilerine. Ormanın derinliklerine doğru, güneşin ve mutluluğun girmekte zorlandığı daha bilgece bir yere doğru yürüdüler. Orada onları korku, ümitsizlik, keder ve sonunda da ölüm bekliyordu ama onlar buna hazırlıklı ve istekliydiler. Adam piknik için tecrübeli sayılırdı artık. Güzelce açtı çarşafı. Kızın fotoğrafı, yiyecekler, şarap güzelce yerleştirildi. Kız da sevgilisinin kellesini usulca, incitmekten korkarak hasır sepetinden çıkardı. Karşısına, kendine bakacak şekilde yerleştirdi. Kayıplarının birleşiminden doğan yeni eksiklik duygusu, yeni birlikteliğin etkisiyle başkalaşım geçirdi. Havaya tuhaf bir neşe keder karışımı bir sıcak dalga yayıldı. Havayı kokladı adam ve peşi sıra kız da aynı etkiyi hissetti. Karşılıklı gülümsediler. Küçük teybini çıkardı adam. Önce Erkan Oğur’dan “Derdim Çoktur Hangisine Yanayım” çaldı, peşinden Death’den “The Philosopher” ve yine Death’den “Symbolic” çalıyordu ki, adam tuhaf gülümsemesini hiç bozmadan, kızın yüzünde yansıyan, tabancasını çıkarıp alnına dayayarak birden ateşleyiverdi. Parça hala çalıyordu. Kız kesik bir çığlık atıp adamın yattığı yere iyice yanaştı. Zorlukla fısıldadı adam: “Seni bir kez canlı gördüm ya, bu bana yetti” dedi ve son nefesi sıcak ve huzurlu kan eşliğinde akciğerlerinden boşaldı. Alışmıştı kız artık ölümlere. Gözyaşını silip doğruldu. Adamın elindeki kızın fotoğrafına bakıp gülümsedi. Bu gülümsemedeki kararlılık ona ömür boyu yetecekti.
Dostoyevski : http://www.dusle.com/icerik/index.php?p=61&kt=2
|