Anasayfa / Genel / KELİMELER VE ŞEYLER

KELİMELER VE ŞEYLER

 

<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/aq_bghrg3jk?version=3"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/aq_bghrg3jk?version=3" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="390"></object>

Parasetamol

 

Bir gelincik tarlasının ortasında gözümü açtım. Başımın arkasında dayanılmaz bir ağrı vardı. Şişti ve kurumuş kan da cabası. Yanımda bir de üstü gazete ile örtülmüş bir şey yatmaktaydı. Sürprizleri severim, heyecanla çektim aldım gazete kâğıdını. Yarım metre boylarında bir oyuncak bebek; gırtlağı kesilmiş. Alabildiğine gelincik. Romantizm ve aşkı anımsatan bu gelincik tarlasında, kollarımda sevgili, bir ömür tarla dışına çıkmadan yaşamak, yaşlanmak ve ölüp yan yana iki mezarda yatmak… Buna benzer hayallerim olmuştu, sevdiğimin yerde yatan bebek boyuna yakınken boyu ve ben de alabildiğine küçükken.

 

Ayağa kalkıp gökyüzüne baktım. Ilık yaz rüzgârı içimi bir yaşama sevinciyle doldurdu. Yerdeki bebek de neyin nesiydi. Ayaklarıma baktım, ayakkabı yoktu. Dehşet içinde fark ettim ki sağ ayak başparmağım da yoktu. Ben minikken TRT’de oynayan ‘‘Köleler’’ diye bir dizi de Kunta Kinte adlı köle bir genç vardı. İlk kaçma girişiminde yakalandığında sağ ayak başparmağını kesmişlerdi. Yoksa ben de mi..?

 

Bir kalleş otoban güzelim gelincik tarlasını ikiye ayırmış, sanki bağrını delip geçmiş; lacivert asfalt yol boyu uzayıp gidiyordu. Buharı tüten sıcak asfalta doğru yürüdüm. Uyanalı 10 dakika olmuştu ama henüz bir motorlu araç geçmemişti. İlerde, asfaltın tam ortasında üç güzel genç kız dans ediyordu. Ama sanki ayakları belli belirsizdi de, kızgın asfalta değmiyordu. Ellerinde gümüş ibrikler birbirlerini ıslatıyorlardı. Kolumu uzatıp su ister gibi yaptığımda bütün suları kızgın asfalta döktüler. Asfaltın buharı suyun buharıyla daha bir şeffaflaştı ve bu şeffaflık kızlara da sirayet edip, onları yokluğa attı. Kahrolası serap!

 

Olağandışı bir şeylerin olmasını beklemem beni de olağandışı bir kahraman ya da anti kahraman yapıyordu belki de kimilerinin gözünde. Oysa bir şeylerin benim iradem dışında olmasına ihtiyacım vardı. Bu da benim kahramanlıkla henüz bir ilintimin olmadığına işaretti. Muhtaçtım.

 

Oyuncak bebeğin yanına döndüm. Dokundum, çok yumuşaktı. Belinden tutup ikiye ayırdığımda anladım ki aslında içli köfteymiş. Oyuncak bebek içinde içli köfte kaçakçılığı. Çok lezzetliydi. Doymuştum ama susuzluğum daha da artmıştı. Gelincik tarlasının bütün hoşluğu yitip gitmişti gözümde. O kahrolası kızların –hepsinin adı da Serap’tı- ete kemiğe bürünmelerine ihtiyacım vardı. Tekrar yola çıktım.

 

 

 Hieronymus Bosch

 

 

Panoptikon

Foucault, her türden sapmanın yakalanması ve ifşa edilmesinde kullanılacak gözetim organlarının ilk örneği olarak filozof ve sosyal reformcu olan Jeremy Bentham’ın 1787 de tasarladığı dairesel bir yapıda inşa edilmiş, ortasında bir gözetleme kulesi çevresinde ise mahkum hücreleri bulunan bir hapishane projesini örnek verir. Panopticon isimli bu hapishanede her hücrenin içi merkezdeki gözetleme kulesinden görülebilmektedir.


Foucault zor kullanarak disipline etmenin eski bir örneği olarak ortaçağda veba salgını gibi hastalıklarda, hastalığın görüldüğü kasaba karantina altına alınmasını örnek göstermiştir. Karantinaya alınmış kasaba sakinlerinin evlerinden çıkmalarına izin verilmez, çıkanlar görevli ya da askerler tarafından geri dönmeye mecbur edilir yahut öldürürlerdi. Etik anlayışı Kant’çı evrensel yasaya veya dinsel kanunlara değil “umumun faydasına” dayanan Bentham mahkumların dışarıdan güç kullanılarak değil kendi eğilimleri doğrultusunda disipline edilmelerini mümkün kılan bir hapishane projesi önermişti.


Panopticon, çevrede halka şeklinde ve hücreleri barındıran dış cephe,yapının merkezinde ise hücreleri barındıran halkanın iç cephesine bakan bir kuleden oluşan mimari bir yapıydı.. 

Hücrelerde iki cam pencere bulunmaktaydı. Biri ışık almak için dışarı, diğeri de mahkumun gardiyan tarafından gözlenebilmesi için kuleye bakıyordu. Gardiyan kuleden baktığında bir siluet halinde mahkumun hareketlerini izleyebiliyordu. Mahkum ise kuledekileri göremediğinden her an izlendiği düşüncesi ile kendi kendisini kontrol ediyordu.
Bu denetleme sistemi yapısı gereği sürekli gözetleyen bir gardiyan gerektirmiyordu. Zira izlenen mahkum herhangi bir zamanda gözlemcinin gözüne takılabilirdi.

Bentahm’ın modeli İngiltere parlamentosunda bir ara kabul gördü ve Panopticon modeli bir cezaevi yapılmasına izin verilmişti ancak inşaatı 1811’de durdurulmuştur. Bentham’ın modelinin pek çok cezaevi mimarisi için esin kaynağı olduğu ,inşa edilen binalar tam dairevi olmasa bile bir gözetleme merkezi çevresinde yayılan yelpaze biçiminde hücreler ihtiva ettiği bilinmektedir. 

Gözetlenen Modern Toplum

Panoptikon modern toplumlar için metaforik anlamda bireyleri tıpkı mahkumlar gibi denetleyen iktidar mekanizmalarına işaret etmektedir. Gardiyanların, polislerin, görevliler ve kurumsal iktidarın işlevi doğrudan bireyi disipline etmek değildir. Sistem içerisinde işgal ettikleri simgesel yer disiplin mekanizmasının toplumun üzerindeki egemenliğinin doğal biçimde sürmesi için yeterlidir.

İnsanlar sayılabilmekte, fişlenebilmekte, dinlene bilmektedir. Çok az kişi dinlense, fişlense bile, yaratılan “kadir-i mutlak iktidar” izlenimi sayesinde bütün toplum üzerinde dinlenme ve fişlenme korkusu yaratacaktır. Disipliner toplum çerçevesinde inşa edilen birey üstbenliğine enjekte edilen "otokontrol" mekanizması sayesinde her zaman iktidarın güdümünde kalmak durumunda olacaktır.

Modern ulus devletlerin güvenlik paradigmaları panopticon modeli üzerine oturmaktadır artık. Teknoloji sayesinde, panoptikonda sadece gözetleyen birisinin yerini her şeyi duyan, her şeyden bilgisi olan, her şeyi takip eden bir gardiyan devlet almıştır.


Panopticon

*********************************************************************************

 

Ich-Erzählung 

 

Aranıza sızmış bir halde sızmışım. Kendime geldiğimde öğleyi geçiyordu. Kendilerine verilen hediyelerden hoşlanmadıklarını saklamayı becerebilenlerinizden biri beni süzüyordu. Kumral, samur kaşlı, yirmilerinde güzel kız, sigarasından bir nefes daha çekip pencereye doğru yürüdü. “İçimize bu şekilde sızman hiç de hoş değil” derken, bundan hoşlanmış gibi bir ses tonu kullanması benim de hoşuma gitti. 

 

 

Epileptik Deşarj

 

Soylu bir soytarı gibi sessiz, yüzü duvara dönük duruyordu. “Yöntemin rastlantısallığı… yöntemin rastlantısallığı…” diye fısıldamaya başladı birden. Aniden yüz yüze gelinen bir farenin umursamaz ve korkutucu bakışlarıyla, öylece durup kaçmamasıyla insan yüreğine korku ve nefreti aynı anda yaşatması gibi, tehlikeli sözcükler fısıldayan bu adam artık soytarıdan çok soylu bir şövalyeyi andırıyordu.

 

Birden vücudu titremeye başladı. Kollarının istem dışı hareket etmesiyle bir şeylerin başladığını hissetti diğer davetliler. Yüzü hala duvara dönük olduğu halde yığılıverdi yere. Çılgınca çırpınma eşlik etti dudaklarından dökülen tuhaf kelimelere. Ses tonunda acı, kararlılık ve alayın birbirine karıştığı hissediliyordu. Orada olanlar o an bunu bu şekilde tarif edemezlerdi belki, ama bu tarif edilemezlik tam da tarif ettiğimiz gibi bir etki yapıyordu üzerlerinde.

 

Sonra sırtüstü dönerek süslemeli tavana dikti bakışlarını. Az sonra ölecekmiş gibi başına daha bir iştahla toplandı davetli kalabalık. Sesi kesildi, kımıltısı ağırlaştı; bakışlarını kuvvetlendirmek adına. Bir parça beyaz köpük dudaklarında, tavanda uçuşan melekleri görüyormuş gibi gözbebeklerini oynatıyordu. Sanki herkes onunla aynı şeyi bekliyordu. O kutsal varlığın gelip canını almasını. O esnada bu meraklı davetlilere görünse ne güzel olurdu!

 

Çok geçmedi; yerde yatmakta olan gencin gözleri canlandı. Dudakları kıvrıldı; başı, hayatı seven birinin ki gibi oynadı. Ve tuhaf ve uzun bir kahkaha atıp doğruldu genç adam; ayağa kalktı. Ve hiçbir şey olmamış gibi müziğe uydurup bedenini, aralarına karıştı kalabalığın.

 

 

Bee Keeper by Ivan Kramskoy, 1872

 

********************************************************************************

 

 

Ayrıksı Ot

 

Sonra bir kez daha dipsiz bir pişmanlıkla anladık ki, yaptığımız “şey” itiraf edilemez olduğu kadar, akla tekrar getirildiğinde içimizi o anki gibi şehvetle titreten bir iğrençlik. Ve yine anladık ki, bu iğrençlik bataklığında ölemiyorsak, nefes alabiliyorsak aynı pis heyecanı hissedip, kafamızda canlandırıp duracağız. En büyük cezamız da, peşi sıra gelen pişmanlığın bu büyük pişmanlığı beslemesi ve hala niye hayatta olduğumuzu, cezamızın neden kesilmediğini yakıcı bir kederle düşünüp durmamız olacaktır. İtiraf edenin, içini dökenin rahatladığı yalan! Ölemediğimiz sürece, bir şafak vakti aceleyle çatılmış bir darağacında asılmadığımız sürece huzura kavuşamayacağımız ortada. Ve en acısı da, o anın öncesine dönebilsek yine aynı şeyi yapacak kötülüğü içimizde inatla barındırıyor olmamız. Onu, bir mücevheri saklar gibi saklamamız ve korumamız. 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!