25/5/2009 - JÜBİLE 1
Kuzu etini çok seviyorsak yamyamların da çocuklarımızı yeme hakkına saygı göstermeliyiz. ** Uzunluk, kısalık vs. göreceli kavramlardır. Mesela ben size göre biraz kısa görünebilirim ama bu, Pigme basketbol liginde pivot olduğum gerçeğini değiştirmez. ** Şeker Kız Candy’yi gördüm geçen akşam otoyol kenarında. Elinde sigara, mini etek, yanaşan arabalar. Anladım ki, Şeker Kız Candy olmuş Kaşar Kız Candy. ** Kıyma almak için kasapa girdiğimde ağlıyordu yaşlı kasap. Kederli bakışlarla birbirimizi süzdük bir süre. “Kıyma istiyorum” dedim, büyük bir soğukkanlılıkla. “Kıyma mı?” dedi. “Demek kıyma istiyorsun; al sana kıyma!” deyip, koca satırı kaptığı gibi sol koluna sallayıp dirseğinden koparıverdi. Aynı keder ve çabuklukla kıyma makinesine bastırıverdi kopuk kolu. Görüntü ilginçti, anlatmama izin verin: Kopuk kolunun elini kavrayan bir adam, çekip çıkarmak ister gibi değil, tam tersi. Daha dibe bastıran. Kendi uzuvlarını parçalayan bir adam. ** — Buradan mikrofonlarımıza ne söylemek istersiniz? — Bütün dünya mikrofonları, birleşin! ** Takım yarı finale yükselince heyecanla pencereye fırlayıp silahını ateşledi. Karşı komşusu tüm olanları görmüş, az önce hükümet yetkililerinin bu konudaki, ''görürseniz ihbar edin'' telkinine uymaya karar vermişti. Heyecanla ona da bir kaç el ateş etti. Geride tanık bırakmamalıydı. İspiyoncu komşu içeri kaçmayı başardı. Silahı olan ise hızla giyinip karşı binaya, komşusuna uğramak için, içinde dayanılmaz bir istek duyuyordu o an.
**
 L'argent (1983) Yön: R. Bresson
Arkalardan bir ses ''ayağına bas yenge, ayağına'' diye haykırır. Gelin, damat ve konuklar kederle birbirlerine bakarlar. Bu davetsiz, nikâh şekeri arsızı misafir, gelinin belden aşağısının olmadığını bilmemektedir.
** SHOPPING TV 15:17:03 Dangalak (tanıtımcı): Evet, elimizde bu Smith Wesson tabancalardan sadece 7 tane kaldı. Ele çok iyi oturan, insanın birilerini vurasını getiren bir silah. Bakın kafama sıkıyorum. CEHENNEM 18:43:55 Zebani : Allah’ın salağı. Kendini vurdun, intihardan cehenneme düştün. Dangalak : Allah’ın salağı mı? Allah’ın kılıcı Ali gibi bir şey mi? Ama ama ben intihar etmedim ki, tanıtım yapıyordum, denerken şey etti. Zebani : Ney etti? Ürün süpermiş ki buradasın işte. Dangalak : Ama ama… ** Sağlam dostlarımızı kırdığımızı, onlarla uzaklaştığımızı söylüyorsun. Biz içimiz kan ağlaya ağlaya Tanrı ile bile yollarımızı ayırmıştık. Artık bizi paklayacak hiçbir şey olmayacaktı. Bunu bile bile bu kalın, karanlık kitaplara gömüldük. Kendimizden intikam alırken, bunun farkına varamamak, vardığımızı kendimizden saklamak. Bütün birikmiş ümitsizliklerimizi aynı potada tuhaf bir umutla eritip, oradan kendimize tapınacağımız –helva mı?- bir Tanrı uğraşısına girişmemiz ne kadar da aptalcaydı. Ama biz soylu aptallardık. ** Kanım parkelerin birleştiği çizgilerden daha içerilere doğru sızıyordu. Yattığım yerden görüyordum. Parkelerden sonra betondan da aşağıya, alt kattaki ihtiyar çiftin huzurla ölümü bekledikleri oturma/ölme odasına, onlar o an oradayken, belki de kafalarına pıt pıt damlayacaktı. Bileklerimi kesmiştim ve belki de kanım, bütün canlılığıyla kalan ömrümü onlara devretme işlevi görecekti. Bunu bilselerdi ya da gerçek olsaydı, tavana gözlerini dikip, ağızlarını alabildiğince açarak, damlayacak her bir damlanın tadına bakacaklardı. Kan emmek ille de vampir olmak anlamına gelmezdi. ** ‘‘Yazan biri, yalnızca anlaşılmak istemez ama tam da emin olarak anlaşılmamak için yazar. Bir kitabı kimse açık seçik bulmazsa, böyle bir kitaba kesinlikle karşı çıkılamaz: belki bu, yazarın kısmi niyetidir, ‘kimse’ tarafından anlaşılmak istememiştir. Kendisini iletmek istediği zaman her soylu tin ve beğeni de, kendi okuyucusunu seçer; onları seçerek ‘diğerleri’ni dışarıda bırakır. (Die Fröchliche Wissenschaft – Neşeli Bilim) F.NIETZSCHE Kötü sümkürmüştüm. Lavabonun oldukça dışına giden bir parça. Aramalarımız akşama kadar sürdü. Hava kararınca meşalelerle, bütün kasaba aramaya çıkacaktık. ** Yalnız değilim ben; sigaram, çayım, kitaplarım sonra filmlerim. Bana çeşitli oyunlar oynayan, gerçeklikle alt benliğim arasında kaskatı kalın duvarlar ören beynim. Sigarayı bırakmayı düşündüm ama sigaram ve çayım ayrılmaları imkânsız iki kardeş gibiler. Onları ayırmaya dayanamam. ‘Sophie’nin Seçimi’ gibi olur sonra. ** Korku ve dehşet yüzümden okunuyordu. Bütün bedenim titreyerek ittirdiğim, hastanenin aynalı kapısında kendimi gördüğümde. Askerde bütün aynaların üst kısmında ‘kılığını düzelt’ yazardı. O an hatırlayınca acıyla güldüm. Danışmaya kadar yalpalayarak varabildiğimde son sözlerim, ‘‘bellek kanaması, yardım edin’’ olmuş. Kendime geldiğimde tepemde bir serum, yatıyordum. Odada 6 kişiydik. Yanımdaki yatakta Sartre okuyan ihtiyar Sartre’a ne kadar da benziyordu. ‘‘Şaşırma, 0 zaten benim’’ dedi. Kanamam devam ediyor olmalıydı. Serum şişesine baktım, ispirto rengindeydi ve üzerinde ‘titre ve kendine gel’ yazıyordu. Herhalde bu yatakta çıldıracaktım, korkuyla beklediğim, gerçekleşeceğinden emin olduğum o an, kendimle vedalaşma zamanı gelmiş olmalıydı. İri ve acemi bir hemşire –acemi olanları kötü kaderin belirginleşmesine yardımcı olduğundan tercihimdi- saldırgan adımlarla bana yaklaştı. Bir uzun 2000 yakıp ‘‘ateşin var mı genç’’ dedi. Artık tamamen emindim, ‘ben ben değilimdir artık’ diyen Rimbaud’ya bir adım daha yaklaşmıştım. Diğer yanımda yatmakta olan tikli genç, birden yerinden fırlayıp elindeki plastik bidonun içindeki sıvıyı üstüne boca etti. Benzinmiş. ‘‘Burada ateşin kralı var hemşire’’ deyip kendini ateşe verdi. Hemşire yanmakta olan adama yaklaşıp, yanmasına aldırmadan sigarasını yaktı. Bedenimin yer bulamadığı/sokulmadığı bu uzay zaman diliminin tadına böylesine iştahla bakmama izin verilmesi ve belleğimin dimağında bıraktığı nefis tat. Kurmacaları kurgulayanı ensesinden tutup, buruşturarak kurmacalarının arasına fırlatan ‘görünmeyen el’, varlığım varlığına armağan olsun… Burada durmalıydım. ** 
Herkes gitti, biliyorsun. Herkes gitti, görmüyorsun. Hayatımın bütün cumartesi öğle sonraları. Ne kadar da şendiniz, eliniz açık beni cıvıldayan kuş sesleri eşliğindeki neşeli yaşama taşımaya çalışırken. Ama farkında değildin cumartesi öğle sonrası (cös). Sürüklediğin ben kendimde değildim, yaralıydım. Sürüklerken sen beni, kanım arkamda bir salyangoz misali iz bırakıyordu. Yarı kendimde gülümsüyordum, dönüş yolunu bulabileceğim diye. Üstüne bol yağmur yağdı ama cös. Beni götürdüğün yerde unuttun, başka şeylere daldın. Ben gizlice kaçmak isterken yolu bulamadım. Çok yağmur yağmıştı, üstüne kar yağmıştı, sonbahar ve kış peş peşe geçmişti cös. Beni küçücük bir çocukken sürüklediğin bu tuhaf yerden kurtulamadım. Yaralarım kapandı ama acısının tadı damağımda kaldı. Wagner gibi karanlık bir adamın düğün marşını yazmasına ne diyorsun? İlk anda lanet. Konser salonunun sütunlarını titreten bas’lar yazan bir adamın sonradan Cliff Burton’un vücudunda hayat bulduğunu söyleyebilir misin cös? 24 yaşında, kaza yapan otobüsün açık camından fırlayıp ölen Metallica’nın efsanevi basçısından bahsediyorum sana kahrolası cös. Sen gelip zamanın sana ayrılan bölümüne çöreklendiğinde cös, ben değişiveriyorum. Yüzümdeki karanlık ışıldayıveriyor sen geldiğinde. Sıfıra yatan esnek kızlardan nefret ettiğim kadar coşkulu ve öfkeli ve neşeli oluyorum. Sen gitmeye yakın, yağmur yağmamışsa kanımın izinden dönebiliyorum tabutuma. Tutmıyım seni, akşam olmakta cös. Senin için gitme vakti. Artık beni götüremediğin için üzülme. Beni hep ziyarete gel emi. Mezarlık senin yokluğunda çok sessiz.
** Yaban Çilekleri (1957) – Ingmar BERGMAN ‘’Sgibritt’in oğlunun doğduğu zamanı hatırlıyorum. Yazlık evde leylakların altında küçük sepetinde yatardı. Artık elli yaşında olacak.’’ Jenerikte ******-girl yazıyor. Emeğe saygı. Rüya sahnesi: Akrep ve yelkovanı olmayan saatler, buraya ait olmadığını hissettiren, yabancılaştıran planlar, görselliğin gücü. Bu tür filmlerde ‘spoiler’ uyarısı yapmanın anlamı yok. Çünkü her sahnesi çok güçlü, tek başlarına bir öykü. Cennet bahçesinde gezinmek gibi. İronik olansa, bu tadı aldığımız sahnelerin oldukça karanlık, kasvetli ve umutsuz anlar barındırması. Tabut taşıyan, sürücüsü olmayan bir at arabası. Sokak lambasına bir tekerinin takılıp kırılmasıyla, tabutun ihtiyarın önüne düşmesi. Henüz 7. dakikadayız. Tabuttaki kim dersiniz? Siyah-beyaz filmin, güneşli bir yaz gününün ışığıyla ışıl ışıl parlaması –mecaz-. İhtiyar bir ağacın dibine oturur ve yaban çileklerini görür. Çocukluğunun geçtiği, şimdi terk edilmiş bu yerde, yaban çilekleri vasıtasıyla geçmişe döner. O yaşlılık anındaki yalnızlığı, tatlı ve lezzetli çilekleri tadarmışçasına bir bahar tazeliğine bürünür. Karakterlerimizin bütün şekillenmişiliğinin yeni yeni yeşermeye başladığı o çocukluğumuza dönebilsek; tıpkı şu yaban çilekleri gibi. Onlar hiç değişmez değil mi? Biz niye değişiriz? Aklımız olduğu için mi? Aklımızın olması iyi bir şey midir? Neye göre iyi bir şeydir? Bir kır evinde, zamanın genişlediği bu yerde, bütün aile bireyleri bir taraftan kendi hayatlarını, bir taraftan da toplanmalarından oluşan, o tuhaf, neşeli, geçici ve basit ortak hayatı duyumsarlar. O anlarda yaşadığımızı daha derinden hissederiz. Ama hissimizin doğruluğu konusunda hiçbir kıstas yoktur elimizde. Sanki o anlardaki birliktelik bize sahte bir ‘güçlü olma’ duygusu yaşatır. Oysa insan yalnızlığı koyulaştıkça sertleşir. Kaskatı kesilmiş ruh, ölümüyle beraber kaskatı olmuş bedeniyle bütünleşerek tamamına erer. Seçim bize kalmış. Öyle veya böyle, görünürde pek bir şey değişmez. Kafanızdaki sorular dallanıp budandıkça, bir bakmışsınız cevaplara da daha kolay ulaşır olmuşsunuz bu dallar sayesinde. Kır evinde, dışa açık oldukları sürece tatlı bir coşku, telaş süre gider. Bahçelerindeki ve çitlerin ardındaki yaban çileklerinin varlığı da, düşünmeseler bile bu ortak coşkuyu içten içe körükler. Ta ki herkes evlerine dönüp, havalar soğuduğunda, oralarda kimse kalmadığında, ömrün baharı geçtiğinde, o kır evindeki neşeden arta kalan, içten içe yuvalanan bir şey, bitmiş bir şeyin, çürümüşlüğün kokusundan hayat bulan ölüm yaklaşmaya başlar. Defalarca seyredilip farklı tadlar alınabilecek bir baş yapıt. **
 Eraserhead (1977) Yön: David Lynch
Aynı günün sonrası akşam ağır ağır yaklaşırken, kadın mutfakta neşeyle bir şarkı tutturmuş yemek yapıyor, kendiyse pencerenin kenarına oturmuş, “İşte benim yeryüzüm” diyerek, karanlık bulutların bir tiyatro perdesi gibi güneşi yeryüzünden sakladığı, sağanak yağmurun altında dışarıyı seyrediyordu. Bu yeni moda pencereler temiz, suyu geçirmez olduğu kadar da sıradan, ruhsuz gözüküyordu gözüne. Kendi evinin derin çatlaklı, boyaları kalkmış, alttan, üstten hınzırca soğuğu ve yağmuru geçirerek dışarının tadına baktıran tahta çerçeveli pencerelerini özlüyordu şimdi. Dışarıda sağanak yağmura yakalanmış bir at arabasındaki sefil görünüşlü iki kadın, bir yaşlı adam, bir de çocuk dört insan; telaşla, ihtiyarın atı doyasıya kırbaçlamasından memnun, bir an önce kendilerini ıslanmaktan kurtaracak bir yer bulabilmek ümidiyle sağa sola bakınıyorlar, birbirlerine ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Onları öylesine seyrederken evini, karanlık odasını özlüyor; evin diğer odalarından, bölgenin diğer evlerinden, ülke topraklarından, bütün yeryüzüne ait ne varsa, kokusu sinmişliğinden koparılmış, yapayalnız, odasının en derin karanlığında bir başına çökmüş, ölümünü, kıyametini beklerken, ele geçirilmek, koşar adımlarla şafağı beklemeden, çabucak acemice çatılmış bir darağacında, bu sağanak yağmurun altında can vermek istiyordu.
Genç adam yağan şiddetli yağmurdan, gökyüzünün karanlığından derin anlamlar çıkara dursun; kadın masayı güzelce donatmış, tabakların arasına koyduğu iki kırmızı, canlı gül ile yaptığı nefis yemeklerin birbirine karışan tuhaf, çekici kokusunu içine çeke çeke genç adama doğru bakıyor, geçte olsa hayallerinin gerçekleşmesinden mutlu, mesut biraz da tedirgin gülümsüyordu. Mantar çorbası, sebzeli biftek ve pilav eşliğinde içilen kırmızı şarap genç adamı oldukça keyiflendirmiş, az önce beynini karanlık bir sis perdesi gibi saran düşünceleri savurup atmıştı. Bu nefis, kırmızı şarabı ömrü boyunca sıkılmadan yavaş yavaş yudumlayabileceğini düşünmesi onu mutlu ediyor, bedenini hafifleten geçici mutluluk, kadının kalıcı olmasını arzuladığı mutluluğuna karışıp, sihirli, sıcak bir duman gibi, betonarme binanın bu sıkıcı dairesinin soğuk duvarlarına iyice sinerek, gerçek hayatı, hayatın sıcaklığını ikisine de belli belirsiz hissettiriyordu. ** Avluya çıktı. Han Duvarları şiirinin duvarlara kısım kısım yazılmış olduğunu gördü. Az uzaktaki ağacın gölgesine sinip ağlamaya başladı. Dün bu şiir yoktu. Kendisi için yazılmış olmalıydı. Başkasının şiirini kendisininmiş gibi iştahla okumuş, duygu selinde boğulan kasaba halkı da –sözüm ona- bir jest yapmıştı dün. Ayağa kalkıp ağlamaklı haykırdı: ‘’Yalan söyledim dostlar. O şiir benim değil’’. Kasaba çalkalanmaya başladı birden. Adamımızın altında yattığı ağacı inceledi biri. Beriki yağlı urgan buldu. Başka biri bir tabure. Biri ölçüsünü aldı. Karanlık çökmeden, yağmur başlamadan bu iş bitmeliydi. **  Sekiz katlı tuvalet kâğıdı. Araları çikolata kaplı. Ambalajı yenilebilir gerekirse. Sekiz katlı olması, istendiğinde kurşungeçirmez yeleğe de dönüşebilmesini sağlar. Mermi 4–5 katı delip, ileri gitmekten vazgeçer, pişman olmuştur. Bir burjuva bu şekilde ölmeyi hak etmemiştir. ** Ajandama baktım. Bir ajanla buluşmam gerekiyordu. 1saat sonra buluşacak, aramızda vuruşma geçerse gerekirse hastaneyi, olmadı cenaze levazımatçısını arayacaktım. Ajandamda her şey kusursuz olarak işlenmekteydi. Hiç şaşırmadım; çünkü ajandam aslında kaderimdi. ** 60’ların, 70’lerin aletlerindeki kırmızı dörtgen buton. Sigara yakılıp bu butona basıldığında dumanlı kayıt başlar. Karanlık odaların neşesi. Neşe dolu karanlık odalar. Kayıt, müzik, gitarlar, keybordlar, kameralar, mikrofonlar. Hayatın kötü kopyaları çıkarılmaya çalışırken yeni yeşeren umut ve heyecanla; içten içe bilirdik ki, aslında bizi besleyen, dipsiz, derin, karanlık bir umutsuzluk hissidir. İliklerimize kadar işlemiştir, beyin kıvrımlarımızda tuhaf bir coşkuyla dolanır durur da, bize kendisini deccal misali tersinden tanıtır. Onun cennetleri cehennemdir, cehennemleri ise yine cehennem. Kırmızı dörtgen buton. Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla, kırmızı dörtgen butonlarla döşenmiştir. Kayıt için bastığınız anda cehennemde bir kapı açılır. Ruhunuz duramaz olur, oraya gitmek, kapıdan geçmek ister. Algının kapıları ateşten çemberden geçip tutuşan bir yaralı kaplanın zamanı izlemesi gibi, sizi bekler/izler. Kaybedilmiş, örselenmiş, iğdiş edilmiş inançlardan kendine bir elbise dikip aynanın karşısına geçersin. Yaz yağmurlarını beklemek gibidir, aynadaki aksinin gelmesini beklemek. Gelse de kaybedersin, gelmese de. Umut yok, mutluluk yok, huzur hiç yok. Ayakta durabilecek misin? Bizi ayakta tutan, yaşamamızı sağlayan motivasyon. Bu motivasyon ambalajdan öte bir şey değil. Bilincin limitlerine ulaşmasına daha asırlar olan insanlık, halen ambalajın güzelliğine aldanmakta. Cesetlerimizin üstündeki toprak, ambalajdan başka nedir ki? Alacağın son hediyenin ambalajını derin bir alıklıkla açtığında anlayacaksın ki, bu motivasyon yalanların en büyüğü. ** Keki hiç sevmem. Ama 3 gündür açtım. Vahşi bir hayvan gibi atıldım, çocuğun elindeki minik kek ambalajına. Yemiş hâlbuki velet, ambalajı elinde oynuyormuş. O sinirle ambalajı mideye indirdim. Çocuğun anası şaşkınlık ve korku ile karışık –sadullah yapışık- bakmaktaydı. Kendimi nasıl affettirebilirdim bilmiyordum. Candlemass’dan ‘At The Gallows And’i mırıldanmaya başladım. ‘’Bu parça size geliyor’’ dedim, ‘’Malatya’daki sevdiklerinizden.’’ Gülümsedi kadın, korkusu geçmişti. ‘’Ben Malatyalı değilim ki’’ dedi. Sesinde derinden gelen bir cilve sezdim. Sezgilerim o kadar güçlüydü ki, varlığımı evrene eklemlendirmeye çalışan dört bir koldan saldıran materyalistlere rahatlıkla karşı koyabiliyordu. ‘’Niğdeliyim ben.’’ Kadının cevabıyla dumanlı düşüncelerden sıyrılıp, yüzümde bütün sevgi pınarı ferahlığıyla kadına baktım. Sıcak bir gülümseme yayıldı, gözlerinden başlayarak bütün vücuduna doğru. ‘’Oğlumu babasız büyüttüm. Bu yüzden içine kapanık biraz amcası.’’ Amcası mı? Hemen bir bahane bulup sıvışmam gerekiyordu. Midem gurulduyordu, jelatin sesiyle karışık –selahattin barışık- ** ‘Kırılgan kemirgen’ familyasındandı. Önüne bir fındık atar, kemirip kırmaya çalışırken familyasının ne kadar aşağılık olduğundan bahsederdim. Hemen kırılırdı; kemirmeyi bırakır, başı öne düşerdi. ‘’Şaka ulan, şaka. Seni şapşal kemirgen, denyo kırılgan’’ derdim. Gülümser, iştahla kemirmesini sürdürdü. Belediye zehirlemiş. Çok açmış o an; kemirirken o kadar aşağıladıkları halde familyasını, açlığı bastırmış kırılganlığını. Zehirli fındık ile öldürmüşler, Mustela Frenata’yı (Latince, uzun kuyruklu gelincik) ** Japon bir arkadaşla tanıştım. ‘’Adın ne genç?’’ dedim İngilizce. ‘’Den Yo’’ dedi, yüzünde büyük, samimi bir gülümsemeyle. ‘’Adınla yaşa genç’’ dedim. ‘’What?’’ dedi. Yanındaki Japon kıza, anlam dolu bakışlar fırlatıp duymamazlıktan geldim denyoyu. ** Tanımlanamayan bir kuş uçuyordu gökyüzünde. ‘’Bıldırcın mı?’’ diye sordu arkadaş. ‘’Bıldırcım’’ dedim, ‘’en kısa zamanda.’’ ** Tabutum kamyonetin arkasında, Kazlıçeşme mezarlığına doğru yol alıyorduk. En alt tabakanın gömüldüğü yerdi. Mezarımı ziyaret etmek isteyen olursa –ki hiç sanmıyorum- çok meşakkatli bir yolculuk onları bekliyor olacaktı. Bu çileli yolculuk belki de bir nevi arınma anlamına geliyor olabilirdi. Şu an gitmekte olan bizler için ve sonraki ziyaretçiler için. Mezar kazıcılar, su dökücüler, şarlatan duacılar, irili ufaklı kemirgen beni bekliyordu. Yeryüzündeki son yolculuğum, en anlamlı ve zengin yolculuk olacaktı. Temmuz sıcağında terleyen canlılar ve kokmakta olan ben, yaşama ve canlılığa özgü o tuhaf heyecandan yoksun ilerliyorduk. Derken şoför önüne aniden fırlayan köpeği göremeyerek eziverdi. Oracıkta ölen köpeği, kamyonetin kasasına yanı başıma atarak yola devam ettiler. Benim gömülme işlemim, dualarım bitince, köpeği de ekstradan yanıma gömüverdiler. Bir köpeğim olmuştu. ** Kafa 1500 uyandı. Yarı uykulu mutfağa gitti. Her sabah çiğ yumurta içerdi. Yumurtayı tezgâha vurduğunda içinden çıkan beklediği şey değildi. Yumurtadan çıkan, parmak çocuktu. Hemen de adının hakkını verdi. Uykulu adamımızı bir güzel parmakladı. Şimdi tamamen uyanmıştı. Az önce olanların rüya olduğunu düşünüp bir yumurta daha kırdı. ** Kıymalı yumurta yerken görüntülenen, ünlü dengeli beslenme uzmanı Ender Saraç, ‘’sadece arkadaşız, yediğim falan yok’’ dedi. ** Baldırlarına baktı. ‘Gereksiz bir yığın et’ diye düşündü. Kasap’a gidip pazarlık yapacaktı. Böbreğinin birini de satabilirdi. Kesim ücreti karşılığı, kaba etlerini, baldırlarındaki fazla et ve yağları, göbeğinde biriken yağları vs. aldırma konusunda anlaştılar. Üste para almayacaktı, çünkü hafifleyecekti. Operasyon çok başarılı olmuştu. ‘’Baba, kan kaybediyorum.’’ Bunu hiç düşünmemişti. ‘’O benim sorunum değil’’ dedi, kestiği parçaları çengellere geçirirken. ‘’Hastaneyi arıyım istersen.’’ ‘’Bi zahmet be abi’’ Böbreği karşılığında hastane masraflarını ödeyip hayata döndü. Bayağa hafiflemişti be. ** SSK Samatya’da yatmakta/ölmekte olan halamı ziyaret etmek için trene bindim. Sorumluluk almaktan, akraba, arkadaş ziyaretlerinden hep kaçmıştım. Belki de ölmüştü. Ama istasyondan inip ilk sağ yola saptığımda, epey gittikten sonra çıkmaz sokakta olduğumu anlamıştım ve geri dönmeye üşeniyordum. Dar sokak boyunca dizilmiş eğri büğrü yoksul evlerinden birinin kapısını çaldım. Elinde kemirdiği ekmek, kirli yüzlü, belden aşağısı çıplak 5 yaşlarında bir erkek çocuğu kapıyı açtı. İçerde acıyla kıvranmakta olan yaşlı bir kadın vardı. Halama ne de çok benziyordu. ‘‘Geldin mi oğlum?’’ dedi. İlginç olan hiçbir şey yoktu. Bu tek gözlü odada hayatı katlanılır kılacak bir şey arıyordu gözlerim. İçeri gizlice sokmayı düşündüğüm kanyağı çıkarıp ufaklıktan iki tane bardak istedim. Teyze hafiften doğrulup bana dikkatle baktı. ‘‘Sen Kemalettin değilsin’’ dedi. ‘‘Sen de halam değilsin’’ diye karşılık verdim. Gelen yarı kirli yarı temiz bardakları doldurup, teyzeye seslendim: ‘‘hayata ve coşkuya’’ ** Geçen Türk Ocağı diye bir yere gittik, 20 yıllık arkadaşım ‘acizbirkulumben’ ile. Bahçesinde Şeyh Bedrettin’den tut, II. Abdülhamit’e kadar onlarca büyük şahsiyet yatıyordu. Dipte de bir karavan tuvalet yapılmış. Titreyip kendime gelmeyi denedim, beceremedim. Tepede nargile içen insanların bakışları arasında, Bedrettin’in mezarını eşeleyip kemiklerini koklamayı isteyen bir sokak köpeği gibi bakakaldım rakım altında. Arkadaş mp3ünü uzattı, ‘Lithium’ çalıyordu. İnsan sosyal bir hayvandı o an, anlamıştım. İnsanların arasına karışıp iki nargile söyledik. Bir süre sonra 7 kişilik bir Japon grubu geldi. Kısa şortlu, çekik gözlü kızlar. Biri devamlı beni süzüyordu. O kadar masum görünüyordu ki, kafasını baltayla yarıp, dışarıdaki mezarlardan birine aceleyle gömerek, mezarına çiçek bırakmak geçti içimden. Aklımdan geçenleri anlamışçasına gelip yanıma oturdu. Bir paket çıkarıp bana uzattı: Minyatür baltaya sarmaşık şeklinde dolanmış güller. Bu Japonlar çok zekiydiler ve artık düşünce okuyabiliyorlardı. ‘‘Hideo Nakata’’ dedim, ‘‘ringu’’ dedim. Gülümsedi. İntihara meyilliymiş. Türkçe bilen, onları gezdiren yerli Japon açıkladı. Turistler ve bizim okuryazar takımı, gazeteciler, kıyıda köşede kalmış gururlu yazarlar, nargile içen örtülü kızlar. Belki çoğuyla aynı fikirleri paylaşıyor, aynı şeylerden keyif alıyorduk ama bu içimdeki sıkıntının büyümesini engelliyemiyordu. Kat kat maskeler ardında gerçek yüzlerini saklayan insanlarla bir arada bulunmak bana iyi gelmiyordu. Poe’nun meşhur öyküsünde olduğu gibi, mezarlar arasına sürgün edilmiş, yarı ölülerdik orada, o an. Ve belki de gerçekten kızıl ölümün maskesi örtüyordu, bütün yaşanılır kılınmış rakım üstü parçacıklarını. Birer ‘Pennyroyal Tea’ alıp çıktık. ** Odasını biblolar, heykelcikler, minik putlarla doldurmuş, vecd halindeki komşuma çaya gittim. Kapandığı yerden pozisyonunu bozmadan ocağı işaret etti. Çayı koydum, su kaynayana kadar mırıldanıp, gözyaşı dökerek o halde kaldı. Suyun fokurtusuyla beraber o da kıpırdanmaya, bir yılan gibi kıvrılarak ayağa kalkmaya başladı. Çayı demlediğimde kendindeydi ve huzur deryasında yüzmekteydi. ‘‘Serve the servants’’ diye mırıldandı. Bir uzun 2000 yakıp sırıttım, demli çayımı yudumlarken. Elleri titreyerek bardağını kavradı ve hızlıca içmeye başladı çayı. ‘Ecinniler’den Şatov ve ……….. gibiydik o an. Sırayla sanrı nöbeti tutan, iki tutunamayan. Bütün iğrenç bibloları, minik, mutlu, alçıdan yapılmış mutlu suratlarıyla birbirine bakan çiftleri, yüce insan modeli giydirilmiş komik, topraktan yapma, acıklı bakan çocuk suratları, hasta bedenleri, çarpık ayak ve kolları. Nefretim bu ölü gözler altında birden kılık değiştiriverdi. Hiç olmadığım kadar mutluydum şimdi aralarında. Şen kahkahalar altında kırıp dökmüşüm tüm bu et görmemiş cesetleri. Komşumu da aralarına katacakmışım ki, kaçıp kendini kurtarmış. ** Kız sert baktı bir an ve bullak olmuş suratına Muammer'in, çantasından çıkardığı spreyi sıkıverdi. Muammer acıyla çırpındı. Durağın duvarına kafa attı. Kanlar içinde yere serildiğinde bir fıssst daha yedi şer kızın spreyinden. Kendine geldiğinde cüzdanı yoktu. Şer kız cüzdanının yerine vesikalık bir resmini koyup kayıplara karışmış olmalıydı. Karşısına çıkacak ilk barmene bahşiş eşliğinde bu kızı tanıyıp tanımadığını soracaktı. ** Altın günü bugün. Bütün poaçaları arayın. İçlerinden birinde bir çeyrek altın var. Şanslı kişi olmayı uman bütün orta-üst yaş kadınlarını balkondan aşağı atın, tanık bırakmayın. Altın günü bugün! Ne mutlu bu günü görene ve o çeyreği bulup bana getirene. Altını bulmadan poaçaları yemeyin, çayları içmeyin. ** Uzun, lacivert bir asfalt düşlüyorum. Bir otobüsün koltuğunda uyuklayan 'eski ben'i bana getiriyor düşlediğim yoldan. Yazın son akşamüstleri, bir bozkır tepeye uzanmış, ışıkları yeni yeni yanmaya başlayan derme çatma evleri seyrediyorum. Küçük bir kız çocuğu yemeğini yeni yemiş, elinde bir bardak çay ile bana doğru geliyor. Ağlamaya başlıyorum. Hıçkıra hıçkıra. ** ''Dışımda koca bir evren, içimde koca bir evren. Aralarında daracık, tahta bir köprü beynim. İki inatçı keçinin tıkadığı diğer köprü beyinlerden farkım; yıpranmış köprümün üstünde bıraktığım çılgın aklım.'' ** Belediye otobüsünün kalkmasını bekliyoruz. Hava sıcak, yorgun, aç ve kalabalığız. Sanki Gettolara yerleştirilmeyi bekleyen yahudileriz. Birazdan iki nazi askeri gelecek, keyif için birkaçımızı kurşuna dizecekler ve kalanlarımız hayatta kalma savaşı vermeye devam edecek. Otobüse biniyoruz nihayet. Yanımda bir yankesici, bir cüzdan araklamaya çalışmakta. ''Burada daha değerli bir şey var dostum'' diyorum, sırt çantamı göstererek ve ekliyorum: ''seyreltilmiş uranyum.'' ** Başka birine ait aile fotoğraflarını sahiplenip, bellekten yoksun bırakıldığından duvarları iyice incelip şeffaflaşmış bilinçaltı tüm tehlikelere açık, fotoğrafları kör kızın eline tutuşturdu. Kör kız boş yere kabarıklık arayıp parmaklarıyla fotoğrafları okşadı. ''Hangisi sensin'' diye umutsuzca sordu genç adama. ''Hepsi'' diye karşılık verdi genç adam, sahiplenmenin sahte yakıcılığını içinde hissederken. ** Sinirlenmiştim. ''Bu gün başka bir gün ve biz bugün başka birileriyiz!'' diye öfkeyle fısıldadım biraz bu çirkin çifte, biraz da arkadaşlarıma bakarak. ** Ağır ağır onlara doğru yürüyüp arkalarından yaklaşarak, birbirlerine, ölmüş köpeğe hakaretler savuran karıkocanın kafalarını yanlarından kavrayıp tokuşturuverdi. * ** Titreyen elleri alnına dayalı bıçağın ucunu oynatıyor, bu da ona tuhaf bir zevk veriyordu. Gözbebekleri gidecekleri yönü şaşırmışçasına, iki demir bilye gibi oldukları yerde titreşiyor, soluk alıp vermesi hızlanıyordu. Kollarına biraz güç verip bıçağın ucunu alnının ince derisine sokuverdi. Kıpkırmızı bir kan doğası gereği hemencecik o noktada beliriverip, aşağı doğru süzülmeye başladı. Burnunun üstünden inip üst dudağına ulaştı. Yalandı genç adam, isteksiz kanının tadına baktı. Bıçak hala battığı yerde titriyor, aşağı doğru bir çizik atmak için sabırsızlanıyordu. Kollarına verdiği gücü geri çekti. Bıçağın sapına sımsıkıya sarılmış parmakları gevşedi. Bıçak bir kurşun tüy gibi mutfak tezgahının üstüne düşüverdi. İki adım geri attı. Kan kaybediyordu ama bunu umursadığı yoktu. Mutfağın süt beyaz fayanslarına kıpkırmızı kan şıp şıp damlıyor, genç adamın beyninde atom bombaları patlıyordu. Çenesinin altına kadar süzülüp yere damlayan kana bakmak için yüzünü yere eğdiğinde, yerde bir kan gölü oluştuğunu gördü. Kan damlacıkları, yere o şekilde baktıkça; aşağı süzülmeden direk olarak gölete damlayıp, daha korkutucu bir hal aldı. Bir süre öylece bakakalıp alnından damlayan kan damlacıklarının oluşturduğu gölete, devriliverdi olduğu yere. Buzlanmış bellek ılık kanın ortasında çözülüp gevşedi iyice, gözleri kapandı. ** Yürürken sırf sana benziyor diye hapşıran bir kıza ‘’çok yaşa’’ dedim. ** Minyatürk’ü kana bulamak isteyen 6 cüce terörist etkisiz hale getirilmiş sevgili. Tavuk yakalar gibi yakalamışlar her birini. İçlerinden biri sarışın bombaymış. Saçlarından yakalanmak istenirken kafasındakinin peruk olduğu ortaya çıkmış. Aslında bir canlı bombaymış. Tam kendini patlatacakken tutup denize fırlatmışlar. Havada infilak etmiş sevgili. ** Yanmış ve düşmüş helikopterler getirdi haberini sevgili; demir kuşlar onlar. Senden bir parça daha aradım kokpitte ama nafile. İşte o an durmakta olan pervaneye kaptırdım iki parmağımı. Ve yıllar sonra bir sağlık ocağında senin ve parmaklarımın peşindeyim. Abesle iştigal etmekteyim.
|