<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Z1R9oZN2wZk?version=3"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/Z1R9oZN2wZk?version=3" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="390"></object>
Taç giyme töreni hakkında yazdığı bir şiiri hatırlattılar. Hayranlarından biri -40 yaşlarında- duygulu bir sesle okumaya başladı. Caminin çay ocağında akşam ezanını bekleyen ihtiyarlar arasında, onlardan biri gibi duruyordu. Tek farkı belki de köşede oturup, arada bir gizlice kanyağından içmesiydi. Bu nemli, serin ve loş köşe, duvarlardaki raflarda duran dini kitapların –okunmasa da- verdiği huzurla daha bir yaşanılır oluyor, yaşlı adamı diri tutuyordu. “Kes” dedi kızgınlıkla, şiirini okumakta olan adama. “Git bana kanyak al”. Sonra ağlamaya başladı. “Ya da alma. Günah. Allah’ı severim ben, ondan korkarım. Canım cehenneme benim. Bırakın öleyim. Burada ezanı beklerken ölsem, belki benim de cenaze namazımı Cebrail kıldırır, kim bilir”.
Üç tane hayranı ayaklarına kapandı, ağlamaklıydılar. Her birine öfkeyle tekmeler savurup kovdu yanından; hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Kanyak tam zamanında gelmişti. Çaycı ve diğer ihtiyarlar öfkeyle bakıyorlardı yaşlı şaire. Yaşlı şairin hayranları da onlara aynı şekilde.
Öyle hissediyorum ki, yeni fikir ve görüşlerle geri döndüğüm zaman, romanımı genişletip zenginleştirmekte, başarılı olacağım. Kişi, aceleye gelmemelidir dostum. Ve insan iyi olanın dışında hiçbir şey yapmamalıdır. Sevgili dostum, bana, benim gerçekten çok kibirli bir kişi olduğumu ve alışılmamış şekilde bir eserle birden ortaya fırlamak istediğimi, bu yüzden de büyük bir sabırla, yumurtalarımın üzerinde kuluçkaya yatarak alışılmamış eserimin civciv olarak çıkmasını beklediğimi yazıyorsun. Farz et ki, gerçek de bu. Her ne hal ise, şu anda eserimi ortaya çıkarmak fikrini bir kenara bıraktığıma ve iki ayrı, kolaylıkla okunabilir uzun hikaye yazdığıma göre ''civcivleme" konusu hakkında şimdilik söylenecek fazla bir şey yok. Hem sonra, bir tablonun, çabucak yapılıp ortaya çıkarılması fikrini de nereden öğrendin? Böyle bir sonuca, ne zamandan beri varmış durumdasın?
Yaşlı şair ayağa kalkıp herkesi selamladı ve bir veda konuşması yaptı: “Sevgili dostlarım, bu buraya son gelişim. Bunlar belki de son sözlerim. Burada ölmeyi dilemiştim, aranızda inançlı bir insana, gerçek bir günahkârın tövbe edişiyle arınarak, sizler gibi olmayı dilemiştim. Ama görüyorum ki sizin de benden pek farkınız yok. Hepimiz acı çekiyoruz. Şu etrafımı saran dalkavukları bile uzaklaştırmaktan acizim. Onların bana, benim ne büyük bir insan olduğumu anlatmaları, usanmadan tekrarlamaları, şiirlerimi coşkuyla yüksek sesle okumaları beni mutlu ediyor. Ama biliyorum ki bu bencil ve köksüz mutluluk beni kurtarmayacak. Benim sizlerin takdirinizi kazanmam gerek asıl. Biliyorum, ezanı dinlemekle kalmayıp üstümde namaz kılanların arasına karışsam, bunu yapabilsem beni aranıza kabul edeceksiniz. Ama şu mendebur, uzun kuyruklu kızıl şeytanlar ve bu etrafımı saran dalkavuklar ve hatta tüm şiirlerim önüme yığılmış bırakmıyorlar. Hepsinin canı cehenneme diyorum o zaman ve tüm şiirlerimi yakıyorum; tüm dalkavukları tekmeleyip kovuyorum; tüm şeytanları görmezden geliyorum”.
Sustu. Kederli gözlerle dindar ihtiyarları süzüyordu. Onlar da yaşlı şairi ve etrafını sarmış, boş bakışlı dalkavukları. Uzun sürdü bu sessizlik. Ve peşinden yaşlı şair son sözlerini söyledi: “Haydi artık dönmemek üzere gidelim buradan dostlarım. Belli ki bize burada umut yok. Sıradaki durağımız mezarlık olsun o vakit. Son durağımız olsun. Birkaçınız mezarımı kazsın, coşkuyla okunan şiirlerimin etkisiyle, bu karanlık karamsar merasimle beni toprağa verin. Gidelim, gidelim”.
Sonra oldukça gerilere gidiş. Alkolik kasabın kafayı oynatmış kız kardeşine âşık olması. Peşi sıra evlenmesi. Geç vakitlerde eve gelip, zavallı kızı onu bekler şekilde, hep aynı şekilde, o ayağı kırık koltukta aynı oturuşla, kımıldamadan pencereden dışarı tepkisiz bir yüzle seyredişiyle, tıpkı sabah çıkarken ki gibi. Bu cezaların en büyüğü. Ellerine sarılır kızın, öper koklar ve ağlardı o zaman genç şair. Stavrogin’e özenip sonunu getirememesi, günlerce eve uğramayıp geri döndüğünde kızı abisinin götürdüğünü öğrenmesi üzerine, ağır, kaldırılamaz bir acıyla, koşa koşa mezarlığa gitmesi. Kızın annesinin mezarına çöküşü, kollarını dirseklerine kadar yumuşak toprağa gömüp af dilemesi ve belki de en güzel şiirinin o an aklına gelmesine rağmen bunu kâğıda geçirmeye utanışı.