13/5/2008 - INTO THE WILD
nehir metafor. doğayla bütünleşmeye giden çocuk, hakkıyla üstesinden geldikten sonra hayatın, geri dönmek ister. ama nehir izin vermez, yükselmiştir sular. geri dönüp dönüşümü tamamlar.

gerçek Alexander Supertramp

Into The Wild (Yön: Sean Penn)
http://www.hayaletgemi.com/
http://www.altkitap.com/

M. Haneke
Yabancılaşma çok karmaşık bir sorundur. Televizyonun da buna bir etkisi vardır. Biz artık gerçekliği değil, gerçekliğin televizyondaki sunumunu algılıyoruz. Tecrübe ufkumuz çok sınırlı. Türetilmiş bir gerçekliğimiz var ve bence bu, politik bir açıdan bakarsak günlük tecrübelerin gerçekliğini anlama yeteneğimizi dumura uğratan, fazlasıyla tehlikeli bir şey.
M. HANEKE

Hademe elinde seyyar zil, koşarak –içinde anlaşılmaz bir neşe/coşku kırması- merdivenlerden iniyor. Zili sallamayı unuttuğunu anımsarken takılıveriyor merdivenlere. Hızla düşerken, alnıyla sert zemin arasına minyatür çan/seyyar zil giriveriyor. Sert zemine baskı yapamadığından olsa gerek, alnına gömülüyor adamımızın.
Okulun duvarlarının dışındaki büfeci adam ise sucuk doğramakta ince ince. Birini güneşe tutup inceliğini kontrol ediyor; başarılı. Saatine bakıyor, zil çalmalıydı, çocuklar tostlara koşmalıydı. Bunun gerçekleşmemesi kendini derin bir üzüntüye boğuyor. En alt çekmecesinde hiç kullanmadığı usturasını kullanmak için nefis bir fırsat.
Öğrencilerden birinin annesi ütü yaparken bir uzun 2000 yakıyor. Keyifle bir nefes çekip pantolonlara geçiyor. Telefon çaldı. Sigarayı acemice pantolonun üstündeki küllüğe bırakıp yan odaya geçiyor. Telefon okuldan geliyor. Tost yiyemediği için oğlu açlıktan bayılmış. Aceleyle evden çıkıyor.
Üst kattaki ihtiyar çift Bonanza seyrettikten, 34 dakika sonra dumandan boğulup zor anlar yaşıyorlar. İtfaiye merdivenine ulaşamayan son iki kişiydiler.
Onların boğulmalarını seyreden karşı apartmandaki kadın, bebeğinin beşikten düşüşünü 23 dakika sonra görüyor. İşsiz baba yan odadan daha önce çıktığından bebeğin ağlamasını dindirip karısına okkalı bir tokat atıyor. Balkondaki kadın, tokatın etkisiyle 7. kattan aşağı düşüyor.

Lost Highway (1997) Yön: D. Lynch
Çok uzak bir yerde, çok güzel bir öykü yazdığını düşünen adam, yazdıklarını bir kez daha okuduğunda berbat bir iş çıkarttığını görüyor. Ama silmeye kıyamıyor. Silmeye kıyamadığı, diğer berbat işlerinin yanına yolluyor. Son nefesini verirken birkaç yıl sonra, arkadaşından bütün işlerini silmesini, deyim yerindeyse yok etmesini istiyor. Ama arkadaşının gönlü, bütün bu ilginç ve sıra dışı öykülerin silinmesine razı olmuyor. Birkaç ay geçtikten sonra altlarına kendi adını yazıp, güvendiği bir yayınevine yolluyor.
Yayınevi editörünün notu: Hepsi de birbirinden berbat işler.
Aradan birkaç ay geçtikten sonra editör, takma bir isimle, öykülerde ufak değişiklikler yaparak kitabı basıyor. Telif, melif hak getire. El altından korsanını da piyasaya kendi sürüyor. Güllük gülistanlık bir yaşama kulaç atıyor, bin bir keyifle.
Bütün bu öykülerin sahibi mezarında her şeyden habersiz uyurken gecenin bir yarısı, toprağına çiçek bırakan kimsesiz bir kızın tuhaf mırıltılarını duyduğuna şaşırıyor. Ölmüş olması şaşkınlığını körüklüyor. Kız mp3’ünün kulaklığında Helloween’dan ‘A Tale That Wasn’t Right’ı dinlemekte ve mırıldanmakta o an. Vokalin yükseldiği yerlerde, kızın da sesi yükseldiğinden, yatmakta olan yazarımız dirilme eyleminde bulunuyor. Kafasını topraktan çıkarıp kızla göz göze geliyor. Büyük bir aşkın ilk kıvılcımı burada çakıyor. Yandaki mezarda yatmakta olan yaşlı kadının altın dişlerini sökmekle meşgul erkek arkadaşı ve şükerası, soğukkanlılıkla kızın yanına gelip, kafasını çıkarmış yazarımızın boynuna bir kürek sapı ile vurunca, yaratıcı fikirlerin yuvası kelle yuvarlanıp az ilerdeki bir küçük çukura giriveriyor. Sırıtıyor kızın sevgilisi, golf bilmekte çünkü az çok. Kelle dile geliyor: ‘‘Öykülerim, öykülerim. Onlar benim öykülerim. Huzur içinde yatabilmem için o öykülerin bana ait olduğunu ispatlayın.’’
Sırıtıyor genç adam. ‘‘Mümkün değil, çünkü biz de senin öykülerinden birinin içinde yaşıyoruz. Boktan bir öykünün boktan kahramanlarıyız.’’
Sırıtıyor editör, bu öykünün üstünden geçerken. Ölmüş yazar da O’na sırıtıyor. Hala bir öykünün içinde olduğunu anlayamamasına hayıflanıyor da. Bu satırların yazarı da, ölmüş yazara hayıflanıyor.

Inland Empire (D.Lynch)
Odasını biblolar, heykelcikler, minik putlarla doldurmuş, vecd halindeki komşuma çaya gittim. Kapandığı yerden pozisyonunu bozmadan ocağı işaret etti. Çayı koydum, su kaynayana kadar mırıldanıp, gözyaşı dökerek o halde kaldı. Suyun fokurtusuyla beraber o da kıpırdanmaya, bir yılan gibi kıvrılarak ayağa kalkmaya başladı. Çayı demlediğimde kendindeydi ve huzur deryasında yüzmekteydi. ‘‘Serve the servants’’ diye mırıldandı. Bir uzun 2000 yakıp sırıttım, demli çayımı yudumlarken. Elleri titreyerek bardağını kavradı ve hızlıca içmeye başladı çayı. ‘Ecinniler’den Şatov ve Kirilov gibiydik o an. Sırayla sanrı nöbeti tutan, iki tutunamayan. Bütün iğrenç bibloları, minik, mutlu, alçıdan yapılmış mutlu suratlarıyla birbirine bakan çiftleri, yüce insan modeli giydirilmiş komik, topraktan yapma, acıklı bakan çocuk suratları, hasta bedenleri, çarpık ayak ve kolları. Nefretim bu ölü gözler altında birden kılık değiştiriverdi. Hiç olmadığım kadar mutluydum şimdi aralarında. Şen kahkahalar altında kırıp dökmüşüm tüm bu et görmemiş cesetleri. Komşumu da aralarına katacakmışım ki, kaçıp kendini kurtarmış.

Kız sert baktı bir an ve bullak olmuş suratına Muammer'in, çantasından çıkardığı spreyi sıkıverdi. Muammer acıyla çırpındı. Durağın duvarına kafa attı. Kanlar içinde yere serildiğinde bir fıssst daha yedi şer kızın spreyinden. Kendine geldiğinde cüzdanı yoktu. Şer kız cüzdanının yerine vesikalık bir resmini koyup kayıplara karışmış olmalıydı. Karşısına çıkacak ilk barmene bahşiş eşliğinde bu kızı tanıyıp tanımadığını soracaktı.
|