
Bu yazıyla ne kadar kötü yazdığımı kanıtlamaya çalışacağım. Nafile bir çaba diye düşünsem de içimden. İçimdekini bu şekilde yazıya dökmem kanıtlamaya çalıştığım şeyi engelliyor. O zaman yaptığım apaçık çakallık. Farkındasın değil mi, ne kadar da alçağım! Ama yazdıklarımla kötü yazdığımı ispatlamaya başladım değil mi? Mesela virgülleri hiç kullanmayarak dilbilgisini de katlediyorum bir taraftan. Amacıma hizmet ediyor diyebilir miyiz? Ama ısrarla soru işaretlerini doğru yerde kullanmam ve kafamdan geçen şeytanca şeyler kötü yazdığımı ispatlama çabamı zedeliyor. Soru eki getirmemem bunun ispatı. Cümle içinde bahsettiğim şeyi sonuna soru işareti koymadan, size soru sorarak ispatlamış olacaktım ama yapmadım. Çakallık ömür boyu. Aslında kötü yazıyorum diyerek ne kadar iyi yazdığımı göstermek istiyorum. Sizi baştan bu oyuna hazırlıyorum ve sonra da itiraf ediyorum. Kendimi düşündükçe midem bulanıyor. Açılmayan pencereler yüzünden duvarlar yosun tuttu. Tuhaf ve serin bir neme yüzümü, ellerimi sürüyorum. Onu, bu ıslaklığını bir canlıdan yayılan yaşam belirtisiyle bir tutuyorum. Duvarla konuşuyorum, ona dokunuyorum. Ayakta, yerimde titreyerek ağlıyorum. Aslında bu yazının amacı bu duvar. Artık olmayan duvar. Az önce balyozla deldim duvarı. Dışarı bakan koca bir delik var duvarda. Karnından mermi yeyip ölmüş bir canlı gibi. Şimdi o delikten geçip dışarı çıkmaya çalışacağım. Yani bir canlının delinmiş böğrü gibi düşünürseniz, bir “alien” gibi dışarı, sokaklara fırlayacağım. Kahkahalarım dükkanların camlarında patlayacak. Neşeyle koşacağım sokaklarında insanların.

Sokaklara çıktığında aradığı coşkuya kavuşacağını sanıyordu ama yanılıyordu. Her gördüğüne sarıldı, bir şeyler söyledi, çılgın kahkahalar attı. Tekmelendi, küfredildi, hırpalandı ama bunlardan daha çok anlaşılamaması üzdü kendini. Dipsiz coşkusu bir anda çoraklaştı. Evini, odasını, ortasında koca bir delik olan nemli duvarını, duvarlarını özlüyordu şimdi.
İhtiyardan sonra, dış kapı kapanmasına yakın yakalayıp karanlık, nemli, serin koridoruna girdi binanın. Ağustos sıcağını sokağın kahrolası insanları ile baş başa bırakıp soluklandı. Burada, bu serin ve sessiz yerde bir ömür kalıp, aynı sessizlikle can verebilirdi. Otomatiğin karanlığı ve zihninin köşelerini aydınlatmasıyla irkildi birden. İki ihtiyar kadın –yaşları birbirine yakın- inceler ve sorgular gözlerle bakıp kahramanımıza, Ağustos’un cehennemine neşe içinde katıldılar. Ağır kapıyı usulca açıp bir kez daha uğursuz buldukları bu genç adama bakmaları, yaşlı, çirkin ve korkunç iki zebaninin Cehennem’in kapısını açıp içeri çağırması gibi etki yaptı üstünde. Sağ koluyla yüzünü kapatıp, zayıf gövdesini de ikiye bükerek ‘istemediğini’ belli etti.
Üst kattaki 3 numaralı dairede kilolu ve kederli 40 yaşlarında bir kadın zekâ engelli oğluyla beraber kalmaktaydı. Çam ağacı süslüyorlardı. Çocuğun usandırıcı tek zevki buydu, yılbaşından beri. Babası ve kız kardeşi de vardı o güzel yılbaşı akşamında. Şimdi biri işte, biri okuldaydı. Kadın bir sigara yakıp, parlak toplardan birini daha oğluna uzattı. Çocuk hiç bozulmayacak neşesinin yüzündeki tuhaf yansımasıyla bir kahkaha daha atıp parlak topu büyük bir keyifle olması gereken yere taktı. İyice ustalaşmıştı artık. Kederli ve kilolu kadın sigaradan kederli bir nefes daha çekip, şu an başka bir yerde, daha ince ve narin bir gövdeyle, yakışıklı bir adamın kollarında dans ettiğini düşlüyordu. Gözünün önündeki engelli çocuk, bu hayale batırılmış iri bir kıymık gibi durdukça, her hayali sakat ve eksik olacaktı.
Kahramanımız şimdi 3 numaralı dairenin önündeydi ve serin karanlığın keyfini çıkartıyordu. 7 dakika daha otomatik yanmadı. Bu 7 dakikaya binlerce kelimelik düşler, düşünceler sığdıran genç adam, çömelip dayandığı 3 numaralı kapının açılmasıyla kendini eşikte buldu. Çizgiyi geçti mi, geçmedi mi kararsızlığı bir kenara, bu komik devriliş olacaklar için yeteri kadar komiklik taşımayı beceremeyecekti.
Bir kahkaha zekâ engelli çocuktan geldi. Koluyla yerdeki kahramanımızı gösterirken, elinden düşen parlak top da kapıya kadar yuvarlanmıştı. Anne elindeki sigarayı bırakmadan kapıya kadar yürüyüp, düştüğü yerden gözlerini koluyla kapatan gencimizi süzdü bir süre.
“Odama, duvarıma dönmeliyim” diye acıyla fısıldadı, kendini anlıyormuş ve alay ediyormuş gibi bakan zekâ engelli çocuğa. Hangimiz daha zavallıyız diye düşündü içinden. Zeka engelli çocuğun, ulaşılamaz ve güçlü bir kaynaktan beslendiğini hissettiren dolaysız kahkahaları, kendinin daha zavallı olduğunu vuruyordu yüzüne. “Düşünebilmek en büyük eziyet, katlanılamaz bir yük güzel çocuk”.
Evinin kapısını iştahla açıp özlediği nem kokusunu ciğerlerine çekti. Kısa bir süre de olsa cehennemine geri dönmüştü.
******************************************************

HERSHEY YOLUNDA
Konu:
80 yaşına girdiğinde, doğum günü hediyesi olarak kendine hediye edilen dürbünlü tüfekle, bütün gün önünde oturduğu penceresinden insanları vurmaya başlayan bir ihtiyarın sevimli öyküsü.
Sinopsis:
Karısını kaybettikten sonra iyice yalnız kalan yaşlı bir adama, torunu tarafından doğum gününde, gizlice bir dürbünlü tüfek hediye edilir. Ömrünün kalanını pencere önünde seyrederek geçirmekte olan yaşlı adam, bir yankesicinin hırsızlığına şahit olup da bir şey yapamayınca dürbünlü tüfeğini kötüleri avlamak için kullanmaya karar verir.
Gecenin bir yarısı otomobillerden benzin çekmekte olan bir adam ilk kurbanı olur. Işığın azlığına rağmen adamı kafasından vurur. Adamın elinden düşen bidondan akan benzine kanı karışır. Bu tuhaf karışım ihtiyarımızı bir hayli keyiflendirir.
İkinci işi ise kızlara sarkıntılık yapan orta yaşlı bir adamdır. Bir, iki derken üçüncüden sonra adamı avlamaya karar verir. Adam tam elini kızlara doğru uzatmışken bileğinden vurur. Ne olduğunu anlayamayan adam ikinci kurşunu alnının ortasına yer.
Üçüncü öldürdüğü kişi, ağaçların dallarını kıran bir çocuk olunca içten içe pişmanlık duymaya başlar. Etrafındaki çember de daralmaya başlamıştır. Emniyet güçlerinin onun yaptığını anlaması an meselesidir. İçerden de çektiği vicdan azabı da eklenince, hem içerden, hem dışardan büyük bir baskı altına girer.
Direnecek midir, teslim mi olacaktır?
******************************************
GERİ
Çocuklar parkta oynamaktadırlar. Üstü başı kirli, üzerindeki takım elbisenin çok uzun zamandır çıkarılmadığı belli olan yaşlı bir adam ağır adımlarla parka girer ve bir banka oturur. Alaycı bir bakışla çocukları seyretmeye koyulur. Aralarında oynayan çocukların kırmızı topu yuvarlanarak ihtiyar adamın önüne kadar gelir. Yaşlı adam büyük bir sessizlik ve ciddiyetle kırmızı topu iki eliyle tutup gözlerinin hizasına kadar kaldırır. Etrafta büyük bir sessizlik vardır. Çocuklar ve velileri kıpırdamadan yaşlı adama bakmaktadırlar.
Kısa bir süre etrafını süzen yaşlı adam, göz hizasındaki kırmızı topa odaklanıp tuhaf bir kahkaha atar.
Bu uzun ve tuhaf kahkahanın eşliğinde 30 yıl geriye gideriz.
Yaşlı adamımız 40’lı yaşlarındadır ve önünde av köpeği olduğu halde, ormanın derinliklerinde yürümektedir. İlerde bir çıtırtı duyar ve o yöne baktığında bir tavşanın hızla kaçtığını görür. Hemen tüfeğini ateşler ve peşinden köpeğine seslenir. Köpek ok gibi fırlayıp hayatta olduğu meçhul tavşanın kaçtığı yöne doğru koşmaya başlar. Bir süre sonra köpek, ağzında ısırıp patlattığı kırmızı bir top olduğu halde adamın yanına gelir. Sinirlenen adam köpeğe şiddetli bir tekme atar. Ne olduğunu anlayamayan köpek, çatlayan sadakatinin de etkisiyle acıyla havlar. Adam, hışımla ateş ettiği yöne doğru yürümeye başlar. Merminin gittiği yerde bir tavşan yatmaktadır ama çok önce öldüğü bellidir ve leş haline gelmiştir. Yüzünü buruşturup burnunu kapatan adam köpeğini bıraktığı yere doğru yönelir.
Bastığı kurumuş otların çıkardığı çıtırtıların eşliğinde 30 sene daha geriye gideriz.
Şimdi 10 yaşında bir çocuktur ve kör olan arkadaşı ile kırmızı bir topla oynamaktadır. Topu eline alır ve az ötede, yıkık bir duvarla çevrilmiş yaklaşık 3 metrelik yükseklikteki bodrum katın beton zeminine atar. Arkadaşına anlamsız bir bakışla “top arkandaki yeşilliğe kaçtı, getirir misin?” diye sorar. Kör arkadaşı yüzünde sıcacık bir gülümseme gerisin geriye dönüp topun olduğu yere doğru koşmaya başlar. Bir gürültü duyulur. Betona çakılan çocuk cansız bir şekilde yatarken yüzünde tuhaf bir gülümseme vardır ve kırmızı topu arkadaşına getirmek ister gibidir, ölmüş olduğu halde.
*******************************************
CODEX GIGAS
Gazete ilanı ile kuklasını satmaya karar veren bir vantrilok*, şişme bebeğini takas etmek isteyen birinin telefonuyla ne yapacağını bilemez. Takas oldukça yüksek bir binanın çatısında, gözlerden uzakta gerçekleşecektir.
Buluşma yerine önce şişme bebekli adam gelir. Güneş batmak üzeredir. Çatının kenarına oturur; şişme bebeğini de yanına oturtup kolunu omzuna atar ve güneşin batışını izlemeye koyulur. Anlamsız bir şekilde uzaklara bakmaktadır; gözünden birkaç damla yaş akar. Pantolonunun arka cebinden bir kitap çıkarıp okumaya başlar. Yavrusunu uyutan bir ebeveyn şefkatiyle, şişme bebeğe okur gibi tatlı bir tonlama ile yapar bunu her zaman ki gibi:
"CODEX GIGAS
Kimse toplanmamıştı henüz. Çatıdaki adam bunu umursamıyormuş gibi görünüyordu. Ayaklarını, havuzun kenarında dizlerine kadar suya sokmuş, keyifle oynatan bir banka emeklisinden farksız görünüyordu; yüksek binanın çatısının kenarında otururken. Bir kuş sürüsü geçti tepesinden. Umursanmadığının farkına vardı bir kez daha. Buna bir türlü alışamamıştı. Ve şimdi aşağıda da henüz toplanmamış olan meraklı kalabalığın, o an var olmayan her bir üyesine ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Ama bunu yaparken -söylediği şeylerin anlamına yoğunlaşmazsanız- öyle tatlı bir mırıltı şeklinde yapıyordu ki, bir hocanın cemaat için içinden ettiği duadan farksız gibiydi. Sonuçta birilerinin sizin için dua etmesi hoşunuza gidiyorsa, başka birilerinin de sizin için küfür etmesine katlanmanız gerekir.
Cebinden bir sigara çıkarıp öfkeyle yaktı. Ayaklarını sabırsızca oynatmaya devam ediyordu. Sigaradan derin bir nefes çekip aşağı baktı. Düşeceği yeri inceledi. Yüzünü buruşturdu. Daha güzel bir yere, daha önemli insanların toplandığı bir kalabalık önünde düşmeyi dilerdi. Alkışlar ve gözyaşları arasında, ismi her bir uğursuz dudaktan, ölesiye, çılgınca haykırılırken atlamak ve düştüğü yerde etrafa dağılan bedeninin her bir parçası kutsalmışçasına büyük bir titizlikle toplanırken bu muhteşem kalabalığı seyretmek isterdi.
Bir on dakika daha geçmesine rağmen, bir kişinin bile durup kendisini seyretmemesi, öfkesini bastıran, eritip yok eden, kahredici bir üzüntüyü çağırıyordu peşi sıra. İntiharından sonra da önemsenmeyeceğini düşündü. Etrafına bakındı. Kirli, sıvası dökülmüş isli bacalardan birinde "Codex Gigas" yazıyordu. Bunu yazan kişinin, bu yazdığı iki kelimelik eylemiyle bile, kendinden daha önemli olduğunu, kalıcı bir iz bıraktığını ve şu an önemli insanların arasında, önemli bir işte çalıştığını düşündü. Bunu yazabilen biri, bu farklılığıyla kendini topluma çoktan kabul ettirmiş, saygın bir kişidir diye içinden geçirdi. Bunları düşünürken bir yandan da "Codex Gigas" diye mırıldanıp duruyordu. Sanki görünmez bir el, o bu sihirli kelimeleri fısıldadıkça, ona bütün kapıları açacak, bu iki kelimeyi yazan kişinin hemen yanı başında, önemli insanların içinde kendine hak ettiği değeri sunmuş olacaktı.
Bütün bu derin düşünceler içinde kaybolmuşken aşağıdan gelen bir çağrıyla kendine geldi: "94/4 Sinan. Nöbet yerini terk etmekten hakkında tutanak hazırlanacak. Hemen aşağı in!"
Bu, Sinan'ın askerlik arkadaşı Erdal'dan başkası değildi. Sevinçle doğruldu yerinden. Yüzünde, önceki tüm uğursuz düşünceleri defeden sıcacık bir gülümseme, hızla aşağı doğru koşmaya başladı..." "Bitti bebeğim".
Vantrilok da buluşma yerine gelmiştir ve sessizce, sırtı kendine dönük şişme bebekli adamı seyretmektedir. Kolunda takılı duran kuklasına bakar ve "Kendini her şeye hazırla" der. "Çünkü bu gördüğüm manzara, bizim ilişkimizden daha karmaşık bir ilişkinin seni beklediğini gösteriyor." Kukla sırıtarak cevap verir: "Bu cümleyi kuran biriyle yaşanan ilişkiden daha karmaşık olamaz. Ayrıca sana küs olduğumuzu hatırlatırım. Kendi kendinle konuşuyorsun".
Sesleri duyan şişme bebekli adam oturduğu yerden kalkar ve sıcak bir gülümsemeyle vantriloka doğru birkaç adım atar. Vantrilok sırıtır: "Tamam, orada dur. Sen onu gönder. Ben de bunu göndereyim. Aslında farkında olmadıkları uzun tutsaklıklarının sona erdiğini görüp mutlu olsunlar. Gerçek sahiplerinin yanında uzun ve mutlu yaşasınlar" deyip tuhaf bir kahkaha atar.
Şişme bebekli adam, elindeki şişme bebeğin üzerindeki lekeleri, acemice ve biraz da gülünç gelebilecek hareketlerle tişörtüne silmeye çalışır ve vantriloka doğru uzatırken ekler: "Ona iyi bak".
Vantrilok da kolunun içindeki kuklaya hüzünlü gözlerle bakar ve kuklanın donuk ve anlamsız yüzünde bir pişmanlık ifadesi arar. Aradığını bulamamış olacak ki, öfkeli bir şekilde kolundan çıkarıp diğerine doğru hızla fırlatır. Çatının kenarına yakın duran adam, üstünden geçen kuklayı tutmak için arkasına doğru hamle yapınca kuklayı ancak boşlukta yakalayabilir ve hızla aşağı doğru düşer.
Çok şaşıran ve korkan vantrilok ne yapacağını bilemez. Kucağındaki şişme bebeği bir kenara fırlatıp hızla aşağı inmek üzere çatının kapısına doğru koşar.
Aşağı indiğinde, adam kanlar içinde, ölmüş bir şekilde yatmaktadır. Yaklaşık 6-7 metre uzağına düşmüş olan kuklasını görür. Koşarak yanına gider ve tuhaf bir mutlulukla koluna geçirir. Donuk kukla sanki birden canlanıverir ve dile gelir: "Bu sefer de olmadı. Belki de artık vazgeçersin".
F I N
* Konuşurken sesin başka yerden geldiği izlenimini verebilen kişiye denir. Günümüzde vantriloklar genellikle başı ve dudakları oynayan hareketli kuklalar kullanır. İzleyicilerin kuklanın konuşamadığını bilmesi gösteriye inandıncılık ve basan sağlar. Bunun için vantrilok kendisine eşlik eden kuklası ile konuşur. Gösterinin başarısı, vantriloğun yaratısı olan kuklanın kişiliğinin güçlü olmasına bağlıdır.