Anasayfa / Genel / HAVALI KORNA

HAVALI KORNA

 

Sol kolunu ekmek teknesine kaptıran adam, bu tuhaf kamyona otostop çekerek binen Cem’in sağında, lağım kamyonunu kullanan şoför de Cem’in solunda, dolayısıyla Cem de ikisinin ortasında oturuyordu. Şoförün de sağ kolu yoktu. Bu durum karşıdan bakıldığında tuhaf duruyordu. Cem sanki bu iki tuhaf adamın olmayan kollarını taşıyor gibiydi.

 

Kamyon çok ağır gittiğinden mi yol bitmiyordu; yol mu çok uzundu kestiremiyordu Cem. Kolsuz adamlar hiç konuşmuyorlardı. Bu kamyon nereye gidiyordu. Tümseklerden, virajlardan geçerken, arkası lağımla dolu kamyon sağa sola yatıyor, içindeki sıvının ağırlığını ve iğrençliğini tüm içtenliğiyle hissettiriyordu. Ama bunu tek hisseden ve rahatsız olan Cem’di sanki.

 

Sonra bir ara adamlar Cem’in kollarına, kendilerinde olmayan kollarına bakmaya başladılar. Cem korkmaya başlamıştı. Bir kamyon barınağına doğru saptığında içi hüzünle ve lağımla dolu olan kamyon, Cem kaçmayı düşündü. Kolsuz adamlar kamyondan indiklerinde öylece kalakaldı. Sol kolu olmayan adam,

 

-         Haydi, dedi. Gidip bir şeyler yiyelim.

 

Cem korkuyla inip kamyondan, ilerdeki ormana doğru koşmaya başladı. Nefes nefese kalıp durmak zorunda kalınca arkasına baktı. Kimseler yoktu. Barınaktaki lokantada iki karaltı yemek yemekteydi. Kaçtığına pişman oldu. Hızlı adımlarla yemek yiyen kolsuz adamların masasına kadar gelip özür diledi. Adamlar aynı sakinlik ve huzurla yemeklerini yemeyi sürdürdüler. Sağ kolu olmayan şoför,

 

-         Otur, dedi. Acıkmışsındır.

 

Derken adamlar doydular. Cem de doydu ve tekrar yola çıktılar. Adamlar birer sigara yaktılar; bir tane de Cem’e uzattılar. Şoför cep kanyağını çıkarıp Cem’e uzattı.

 

        -         İç, ısınırsın, dedi. Yol uzun daha. Bu acılarını katlanılır kılar.

 

İçti Cem. İçtikçe içi ısındı, rahatladı, kendinden geçti.

 

Saatler sonra büyük bir acıyla uyandı. Çok üşüyordu. Islak otların üstünde neden uyumuş olduğunu düşündü bir an. Sonra kalkmak için doğrulmaya çalıştığında kollarının olmadığını dehşetle fark etti. Pek acıklı bir çığlık attı. Başını ellerinin arasına alıp acısını dindirmeyi istedi kederle. Yapamadı.

 

----------------------------------------------------------------------

İçinde yaşadığımız, bizi kendimize çeken, özellikle yaşamımızın, bizi kendi dışımıza çeken, özellikle yaşamımızın, zamanımızın ve tarihimizin erozyona uğradığı mekan, bizi kemiren ve aşındıran bu mekan, heterojen bir mekandır. Başka deyişle, içinde bireylerin ve şeylerin yerleştirilebileceği bir tür boşluk içinde yaşamıyoruz. Işıl ışıl farklı renklerle boyalı bir boşluğun içinde yaşamıyoruz, birbirine asla indirgenemez olan ve asla üst üste konamayan mevkiler tanımlayan bir ilişkiler bütünü içinde yaşıyoruz.


Elbette, bu mevkiyi tanımlamada kullanılacak ilişkiler bütününün ne olduğunu arayarak, bu farklı mevkileri tanımlamaya girişebiliriz. Örneğin, pasajların, sokakların, trenlerin mevkilerini tanımlayan ilişkiler bütününü betimlemek (Bir ten, içinden geçilen bir şey olduğu için, aynı zamanda bir noktadan diğerine geçmek için kullanılan ve dahası kendi de geçen bir şey olduğundan olağanüstü bir ilişkiler ağıdır). Geçici, ara mevkiler olan kafeler, sinemalar, pasajlar, bu mevkileri tanımlamayı sağlayan ilişkiler ağı dolayısıyla betimlenebilir. Ev, oda, yatak, vs.nin oluşturduğu kapalı ya da yarı açık dinlenme mevkisi de, ilişkiler ağı dolayısıyla betimlenebilir. Fakat tüm bu mevkiler içinde beni ilgilendiren, tüm diğer mevkilerle ilişkide olmak gibi ilginç bir özelliği olan; ama belirttikleri, yansıttıkları ya da temsil ettikleri ilişkiler bütününü erteleyen, etkisizleştiren ya da tersine çeviren mevkilerdir. Tüm diğer mevkilerle bir anlamda ilişkide olan, yine de tüm diğerlerini yadsıyan bu mekanlar iki ana türe ayrılır........


BAŞKA MEKANLARA DAİR / Michel Foucault

************************************************************

 

Atıştırmalar:

Karl Popper "Eğer bir kuram yanlışlanabilir ise, bilimseldir. En iyi kuram 'zamana bağlı olarak yanlışlanabilir, çürütülebilir olan kuramdır' demiştir. Yani kuramın gerçekliği, pratiğe elverişli olması, içinde kendini yok edecek zaaflarını da barındırması onu tutarlı yapar. Böylece "tutarlılık" kelimesinin de içini boşaltmış oluyoruz. Yani sistemi açıklamada dilin elverişli olma durumu aynı zaman da dil içinde, sistemi oluşturan kuramlar içinde bir tehlikedir. Sinema diliyle söylersek, "kötü kişilerin eline geçtiğinde çok tehlikeli bir silaha dönüşebilir".

...

Yapısalcılık sonrası diye adlandırılan tekil düşünce Bataille, Foucault, Deleuze, Guattari, Lyotard ile başlayan olay felsefesini, Platon'u ters yüz etmeyi, post modernizmi, simülasyonu ve iktidar biçimlerine direnişi inceler. Tekil düşünce, Fransız düşüncesinin özdeşlik ve kimlikten farklılığa doğru gidişini, Hegel'ci bir okunuştan Nietzsche'ci bir okunuşa geçişini ele alır.


Ali Akay önsözde, aslında tekilin tek olan anlamına gelmediğini, tersine çoğul olanın, ve hatta daha da öteye giderek, çoğul ve tekil olanın da daha fazlasını oluşturan "çokluk" düşüncesi olduğunu söylüyor. 

Deleuze ve Foucault 1972 yılında L'arc dergisinde şöyle yazmaktadırlar:


Bir teori işe yaramayan değil, tam tersine işe yarayan ve bu nedenle üretilen bir kutu gibidir... İmleyen ile hiç bir ilgisi yoktur. İşe yaraması gerekir... işlemesi gerekir ve insan, bunu kendisi için kullanmamalıdır. Eğer bir teorisyenin yaptığı kutu onu kullananlar tarafından işe yaramaz durumdaysa, artık aydın insanın teorisyenliği işlevini kaybetmiş demektir. Bu eskimiş teoriler üzerine yeniden dönmek işe yaramamaktadır; yeni teoriler yapmak gerekir.


Sayfa 30:


Maurice Merleau-Ponty ikinci görüngübilim varlıkbilimcisi olarak gösterilmektedir. O görüngübilime ve onun ardında, yeni doğmakta olanı en ilkel halinde bulmayı arzulamaktadır... Maurice Merleau-Ponty, daha sonra Michel Foucault'nun da kullanacağı bir terim olan "beden" üzerine düşünmüştür... Merleau-Ponty hiç bir ekol kurmamıştır. O sık sık yaşayan bir öznenin filozofu olarak okunmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlık döneminde Sartre ile hareket etmiştir. Ve hatta Sartre'ı Marksizme çeken kişilerden birinin Merleau-Ponty olduğu söylenir. Fakat Merleau-Ponty, Marksizmi ve onun alanını 1965'lerden sonra terk etmiştir.

 

 

Aslında "parçalanmış benlik" belki de, şizofrenin benliğini dışarı çıkarmak için parçaladığı, kendini çevreleyen zihnin duvarlarından başka bir şey değildir. Bu parçalanmışlık özgürlüğe kavuşan benliğin geride/bedende bıraktığıdır. Arada bir döner; kendi gibi, herkes gibi olur.
 
 


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!