24/11/2007 - HARF-İ YAT
Postmodern aynalı gökdelenler yapmak adına, çoktan boşaltılıp biz sefillere yuva olmuş yıkık, tarihi binaları yıkmaya karar verdiklerinde evimden kaçışımın 3. yılını kutluyorduk arkadaşlarla. Mumlara üflüyordum ki 2 de kremaya bulaşmış böcek çıkmıştı pastanın içinden, pastadan çıkan dansöz tadında bir şirinlik olmuştu. Soğuk, nemli ve yosun tutmuş duvarlarına dayanıp sigaramızı tüttürdüğümüz, hayallerimizi paylaştığımız o kış gecelerinden birinde, belden aşağısı olmayan artık işsiz 2 haber spikeri gözüktü kapısız odamızın kenarında. Eştiler, Falcon Medya Center onları ve daha yüzlercesini kapının önüne koymuştu.
''Biz aslında'' dediler, ''hepimiz yarım bedenli insanlardık, ucuza gelsin diye içimizden iyi görünümlü ve diksiyonu iyi olanları seçerler spiker yaparlar.'' Ağlıyorlardı, evden kaçmazdan evvel yüzlerce haberleri ağızlarından dinlediğim bu çift (Zafer Vişne - Melahat Vişne) bana o zamanlardan beri biraz hüzünlü gelen halleri vardı. Son olaylardan sonra dayanamamışlar patrona celallenmişler, son okudukları haberin arasına da kendi talihsiz durumlarını katarak süper final yapmışlardı.
Melahat ablam aç gözüküyordu. Ağırdan yudumladığım ısınmış kırmızı şarabımı uzattım. Elleri titreyerek uzandı, günlerdir açtılar. Pastamın yarısını ikisi yedi. ''Yeme-içme ve ısınma ihtiyaçları karşılandığına göre kültürel açlığınızı da bastırmalısınız'' dedim, J.L.Borges'in 'Kum Kitabı'nı uzattım canım ablama. İki damla yaş süzüldü gözlerinden inceden, bize belli etmeden. Zafer ebim gözlerimin taa derinlerine sıcacık baktı, ellerimi sıktı. ''Slayer var, 90 öncesi öz Metallica var, Exodus, Candlemass, Amorphis, Anathema var, olmadı Moby, R.E.M, Depeche Mode, Radiohead, Doors var. Ne dinlersin abi'' dedim usulca, kırık kalbininin acısını unutması adına. ''Koy bir Amorphis, kendimize gelelim'' dedi, dünyalar benim oldu.
Sabah biz işe çıkmak için erkenden kalktığımızda, iki yarım beden tek beden olmuş mışıl mışıl uyuyorlardı. Kıyamadık uyandırmaya. Sessizce hazırladık kahvaltılarını çıktık.
***************************************************************************
Günümüz yorucu geçmişti. Açıkçası hasılat iyiydi bu yoruculuğa karşılık. Ferda Anıl sakat numarasını güzel yedirmişti. Ali Atıf kendini lüks bir otomobilin önüne usulca atarken içerde bir fıstığın olmasından yanaydı. Mehmet Ali abonman vs. satışından mutlu görünüyordu.
Yıkık, soğuk binamıza yaklaştığımızda bakmamız gereken iki can daha olduğunu anımsayıp fısıldadım arkadaşlara: ''Masaya 2 tabak daha koy, Elizabeth.'' Gülüştük ve bir kez daha anladık ki hayat hala bizim için ilginç sürprizler barındırıyor olabilirdi.
Odamıza neşeyle girdiğimizde karşılaştığımız manzara iyi değildi. Zafer abim ve Melahat ablam birbirlerine sımsıkı sarılmışlar ağlıyorlardı. Yaklaşarak acıyla sordum: ''Yoksa biz yokken..?''
''Evet,'' dedi Zafer abim, ''bir grup serseri gelip bizi kollarımızdan tutup aşağı sarkıttılar...'' Merakla cümlesini tamamlamasını bekliyor, acımayla karışık bir nefret duygusunun içimde usulca filizlendiğini hissediyordum bu iki yeni misafirimize karşı. ''Ve zorla Fenerbahçe Marşını okuttular.''
Gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. ''Biz ki,'' dedi Zafer, ''koyu bir cimbomluyuz.'' Sinirlenmiştim. ''Bu gün başka bir gün ve biz bugün başka birileriyiz!'' diye öfkeyle fısıldadım biraz bu çirkin çifte, biraz da arkadaşlarıma bakarak.
Çirkin bir kahkaha attı Ferda Anıl ve canım Melahat ablamı kucaklayarak, odanın içinde dönmeye başladı. Zafer abim cançekişiyormuşçasına titredi bir ve atıldı ortaya doğru. Ferda Anıl ustaca bir hamleyle Melahat ablamı, canımın içini Ali Atıf'a doğru attı. Zafer abi çabasının sonuçsuz kalacağını bile bile kendini parçalıyor, çok sevdiği eşini bırakmamız için yalvarıyordu. ''Bir şeyi beceremeyeceğini bile bile bu acı verici çabayı güdüleyen kaynağa gıpta edip haykırdım: ''Bunun adı Otomatik Portakal, bildin mi Zaferim? Seyrettin mi Zaferim? Kubrick amcana bir selam çaktın mı Zaferim?''
İkisini de iyice bir hırpaladıktan sonra saflığını betimleyen bir ses tonuyla kahkahayı basarken açığa verdi olayımızı Mehmet Ali: ''1 Nisan şakası yaptık size abi''
İkisi de yorgunluk ve beklenmedik acıdan kendilerinden geçmişlerdi. Bizi bir süre daha duyamazlardı. Uzun bir şiir dinletisine hazırlanmak için köşelerimize çekilip tefekküre daldık.

******************************************************************************
11 gibi uyandık. Gördüklerimize de inanamadık. Zafer abim ve Melahat ablam saatler önce kalkmışlar, bu izbe yeri bir güzel temizlemişler, bir de mükellef bir kahvaltı hazırlamamışlar mı? Hazırlamışlar.
Gözlerimiz yaşarmıştı. ‘’Ama biz size akşam çok kötü davrandık’’ deyiverdi Ferda Anıl, utancından yere bakabilirken sadece. Zafer abim gülümsedi. ‘’Kubrick’i biliriz, A Clockwork Orange’ı da biliriz biz; bizim bilmediğimiz 5 vakit namaz Muammercim.’’
Böylece ismimi de açık etmiş oldu Zafer abim. Mükemmel bir lunch tadında geçti yemeğimiz. Espriler havada uçuştu. Bir yanımızda çay, bir yanımızda kristal bardaklarda portakal suyu. ‘’Bıçak sol ile, çatal sağ gençler’’ Melahat ablam bu nefis esprisi ile Pazar günümüzü daha bir şenlendirdi.
Yemeklerimizin üstüne bir keyif çayı, bir de kalitelisinden sigaralarımızı yaktık. Güneşin cömertçe ısıttığı şehrin kalabalığına karışmak için can atmaya başladık. ‘’Çiftliğe gidelim’’ dedim gülerek, ‘’at binmeye, şişe sosisi takıp ateşte kızartırken, memleket meselelerini, işçilere ödediğimiz yüksek maaşların nasıl belimizi büktüğünü, şu sosisi bile ağız tadıyla yiyemediğimizi konuşalım.’’
Ben ve Mehmet Ali Melahat ablamın kollarından, Ferda Anıl ve Ali Atıf da Zafer ağabeymin kollarından tutmuş bir şekilde yola koyulduk. Arada bir onları havada çeviriyor, bu mutluluğumuz hiç bozulmasın istiyorduk ki, bir süpermarket çıktı karşımıza. Çok tedirgin olmuştuk. Burası onların kaleleri, en mutlu oldukları yerlerden biriydi. ‘’Girelim’’ dedim, ‘’korkularımızın üstüne gitmeliyiz.’’
İçeri girdik. Kasaların oraya kadar hafif titreyerek yürüdük. Sepeti tıka basa doldurmuş bir çirkin çift ve tombul oğulları iştahla aldıklarını boşaltıyorlar, kasiyer kızı süzüyorlardı. O an da küçük yumurcak çekiştiriverdi annesini: ‘’Anne beni ne kadar seviyorsunuz?’’ ‘’Değerin kadar oğlum.’’ Soru kadını hiç şaşırtmamıştı. Atıldı tekrar yumurcak: ‘’Peki benim değerim nedir?’’ Şahin bakışlı baba bir çırpıda çocuğun pantolonunu ve donunu indiriverip, kıçını bezgin kasiyer kıza doğru çevirdi.
O an gördüğümüze inanamadık. Yumurcağın kıç çatalının üstünde bir barkod vardı. Ve kasiyer kız barkodu okuyunca tıka basa dolu sepetin fiyatının altında bir rakam çıkıverdi. Yumurcak ‘’yaşasın!’’ diye haykırdı. Belli ki değerini önemsemişti.
Koşarak kaçtık, korkumuzu bu şekilde yenmemize imkan yoktu. Zafer abim bizden biri olduğunu ispatlayan sözleriyle olayımızı tamamladı: ‘’Alem döt olmuş.’’
Parka doğru korkumuzu atmış şekilde yürürken, Melahat ablam müjdeli haberi verdi: ‘’Biz de çalışmak istiyoruz çocuklar, size bu şekilde yük olamayız. Bizi sabahları işlek bir yerlere bırakın akşam hasılat ile beraber alın. Ama bizi birbirimizden uzak yerlere bırakın ki hasılat artsın. İkisinin de gözleri dolmuştu. Şimdiye kadar hemen hemen hiç ayrılmamışlardı. Biz de duygulandık. Bunun adı aşk idi.
S O N
|