kalem oynatan ile ayı oynatanın buluştuğu yer...

27/10/2009 - DOMUZ KRAL


Nesnenin elde edilemezliği üzerine:

 

Bir “şey”i asla elde edemezsiniz. Sahip olduğunuzu düşündüğünüz şeyler hiçbir zaman size ait olmamıştır. Bunu bilerek yaşamak da, evren de bir yabancı gibi hissederek dolaşmanıza yol açar. Bedenlerimiz bile bizim değil. Ruhlarımız da bizim olmayabilir. Ruh diye, “biz, ben” diye bir şey de olmayabilir. Var olmak, yok olmanın içinde bir kara delik olabilir. Her şey birbirine geçmiş, birbirine karışmış, hiç olmamış olabilir. Olmak diye bir şey de olmayabilir.


“İşkur Bahçelievler Şube Müdürlüğü’ne hoş geldiniz”. Redkit çizgi romanlarında geçen, uğursuz bir kasabaya girilirken tabelalarına yazdıkları tehdit edici havayı hissettiriyordu sanki bu yazı. İşsizdim ve bu kasabada her şeye rağmen bir iş bulabilirdim belki. Numaramı alıp, oldukça uzun oval bir masaya yerleşmiş bekleyen işsizlerin arasına katıldım. 12 tane ışıklı masanın sadece üçünde görevliler vardı. Nasıl olsa işsizdik, saatlerce bekleyebilirdik; zamanın bizim için bir önemi yoktu. Sanki bu masada oturmuş, yüksek zevkleri olup bohem hayatlar yaşayan, zamanı, hayatı, acıları umursamayan kişilerdik. Oldukça uzun masamız, bin bir çeşit yiyecek, içecek ve mezeyle doluydu. Uçtan uça sekerek dans eden güzel, beyaz etli kızlar, elden ele dolaştırdığımız otumuz ve az ilerde ışıklı masalarında oturup bize gıptayla bakan üç tane görevli.

Sırtımda şaklayan bir kırbaçla kendime geldim. 17. YY’da bir esir gemisinde kürek çeken yarı çıplak esirlerdik aslında. İşkur’un bana layık gördüğü iş bu muydu? Yanımdakinin dürtmesiyle kendime geldim. Elimdeki numaraya bakarak “sıran geldi abi” diyordu. Masada birbirine boş ve hüzünlü gözlerle bakan işsiz kalabalığı orada öylece bırakıp, ağır adımlarla asık suratlı memurun ışıklı masasına doğru yürüdüm. 

 


FluaRIX split grip aşısı. Taklitlerinden sakının. Yeşil file dönüşmeniz gerektiğini yazar prospektüs (eski Yunanda bir filozof). Aşıyı yaptırdıktan sonra 48 saat içinde, büyük saat kulesinin altında etkisini gösterir. Yeşil file dönüşmemişseniz ya grip olmamışsınızdır ya da insan değilsinizdir. Doğuştan bir yeşil fil olma ihtimalinizi göz ardı etmeden aynalarla dost olmanız gerekir bir an evvel ve evet, doktorunuza danışmakta büyük fayda var.

 

Dönüşüm muhteşem olacak – Semptom

 

Devrimciler de aslında Mehdi’yi bekliyor olabilirler mi? Adnan hoca beklenen mehdi midir? Midir mehdi Adnan hoca mıdır? Godot, Mehdi olabilir mi? Adnan hoca beklenen Godot mudur? Ada sahillerinde beklendiğinde Godot’nun gelme ihtimali artar mı? Adnan hocanın elleri niye küçüktür? Bizi daha kolay kavrayabilmesi için mi? Hiç kimsenin, yağmurun bile böyle küçük elleri yokken, neden? Kırmızı başlıklı Şirin babayı Adnan hoca mı yutmuştur? Bu sıralar genellikle her akşam yerel kanallarda Adnan hocaya rastlamak mümkünken ve her soruya, tuhaf ve uyuşturucu bir sakinlikle, hep aynı cümlelerle yanıt verirken ve ben hala “beklenen mehdi”nin Adnan hoca olup olmadığını düşünürken bir an gözlerimi duvardaki Engels posterine çevirdim. Adnan hocaya ne kadar da benziyordu. Adnan hoca Engels olabilir miydi? Beklenen Mehdi, Adnan hocaysa ve Adnan hoca da aslında Engels ise, devrimciler de böylelikle Mehdi’yi bekliyor olabilirler miydi?

 

 

 

 Ne yaptığının bilincinde olamayacak kadar sarhoştu, elindeki alete üfletmeye çalışırken, çevirdiği otomobillerin sürücülerini. Bir şoför ayakta zor duran bu polise bir boy aynası tutup şöyle seslendi: “Kendine bir bak. Belki görüntünün gücü seni kendine getirir”. Kendine baktı polis, şaşırdı. Aynadaki aksi kendine gelmek için koyu kahve içiyordu. Dış dünyadaki halini görünce aynadaki akis, “sen de iç dostum” dedi, “sen de iç ki, senkronu tutturabilelim; yoksa burada olağanüstü şeyler olacak az sonra”. Dedik ya, ne yaptığının bilincinde olamayacak kadar sarhoştu.


Periyodik olarak deforme olmak:

 

Lacan'ın ihtiyaç, talep ve arzu arasında yaptığı ayrımı; yani, ihtiyaçlarımızdan birini karşılaması beklenen sıradan bir nesnenin, talep diyalektiğine yakalanır yakalanmaz bir tür dönüşümden geçip arzu üretir hale gelmesini örneklerler.

 

“…………Psikanalizin temelde söylediği, arzunun

önceden verili bir şey değil, inşa edilmesi gereken bir şey olduğudur

- öznenin arzusunun koordinatlarını vermek, nesnesini saptamak,

öznenin onun içinde benimsediği konumu belirlemek tam da

fantaziye düşen roldür. Özne ancak fantazi yoluyla arzulayan özne

olarak kurulur: Fantazi yoluyla, arzulamayı öğreniriz.5 Bu çok önemli

teorik noktayı örneklemek için, ünlü bir bilimkurgu hikâyesini, Robert

Sheckley'nin "Dünyalar Deposu" / "Store of the Worlds"ünü ele

alalım.

Hikâyenin kahramanı Bay Wayne, şehrin terk edilmiş bir köşesinde,

çerçöple dolu harap bir kulübede tek başına oturan yaşlı ve esrarengiz

Tompkins'i ziyaret eder. Söylentiye göre Tompkins özel bir

ilaç sayesinde, insanları bütün arzularının gerçekleştiği paralel bir

boyuta taşıyabilmektedir. Bu hizmetten yararlanacak kişinin ise karşılığında

Tompkins'e en değerli eşyalarından birini vermesi gerekir.

VVayne, Tompkins'i bulduktan sonra, onunla sohbete başlar, Tompkins

müşterilerinin çoğunun yaşadıkları deneyimden tatmin olmuş

vaziyette döndüklerini söyler; sonradan kendilerini aldatılmış hissetmiyorlar,

der. Ama Wayne tereddüttedir, Tompkins de ona acele etmeyip

karar vermeden önce her şeyi iyice bir düşünmesini tavsiye

eder. Wayne eve dönerken sürekli bu konuyu düşünür; ama evde karısı

ve oğlu onu beklemektedir, kısa sürede kendini aile hayatının sevinçlerine

ve küçük dertlerine kaptırır. Neredeyse her gün, kendi

kendine ihtiyar Tompkins'i tekrar ziyaret edip arzularını gerçekleştirme

deneyimini yaşayacağına söz verir, ama her zaman yapılması gereken

bir şey, gitmesine engel olan, ziyaretini ertelemesine neden

olan bir aile meselesi çıkar önüne. Önce karısıyla bir yıldönümü toplantısına

gitmesi gerekir; sonra oğlunun okulda bazı sıkıntıları olur,

yazın tatil zamanıdır ve oğluyla tekne gezintisine çıkmaya söz vermiştir;

sonbaharla birlikte yeni meşgaleler çıkar. Bütün yıl böyle geçer:

Wayne karar vermeye zaman bulamaz, ama akimin bir yerlerin-

de Tompkins'i eninde sonunda kesinlikle ziyaret edeceğinin hep farkındadır.

Zaman böyle geçip durur, ta ki... birden kulübede Tompkins'in

yanında uyanıp onun müşfik bir sesle sorduğu şu soruyu duyana

kadar: "Ee, şimdi nasılsın? Memnun oldun mu?" Wayne, şaşkın,

kafası karışmış bir halde "evet, evet, tabii," diye mırıldanıp yanındaki

bütün eşyaları (paslı bir bıçak, eski bir konserve kutusu ve

birkaç parça küçük eşya) ona verip çabucak oradan ayrılır; çevredeki

çürüyen yıkıntılar arasından hızla geçer, akşamki patates tayınını

kaçırmama telaşına düşmüştür. Sıçan sürülerinin deliklerinden çıkarak

nükleer savaş artığı yeryüzünde egemenliklerini ilan ettikleri vakitler

olan karanlık basmadan yeraltındaki sığınağına varır.

Bu hikâye, nükleer savaş -ya da benzer bir olayın- uygarlığımızın

çökmesine neden olmasından sonraki günlük hayatı anlatan felaket-

sonrası bilimkurgu türünün bir örneğidir elbette. Gelgeldim, hikâyenin

burada bizi ilgilendiren yönü, hikâyenin okurunun kaçınılmaz

olarak düştüğü tuzak, hikâyenin bütün etkisinin bağlı olduğu ve

tam da arzunun paradoksunu oluşturan tuzaktır: "Şeyin kendisi"nin

ertelenmesini zaten "şeyin kendisi" olan şeyle karıştırırız, arzuya özgü arama ve kararsızlığı aslında arzunun gerçekleştirilmesi ile karıştırırız. Yani arzunun gerçekleştirilmesi, "karşılanması", "tamamen tatmin edilmesi" değildir, daha çok arzunun kendisinin yeniden üretilmesiyle, arzunun dairesel hareketiyle örtüşür. Wayne tam da, kendini

bir sanrı içinde, onu arzusunun tam olarak tatmin etmeyi sonsuza kadar ertelemesini sağlayan bir duruma, yani arzunun kurucu özelliği olan eksiği yeniden üreten bir duruma taşıyarak "gerçekleştirmiştir

arzusunu". Lacancı endişe anlayışının özgüllüğünü de bu şekilde

kavrayabiliriz: Endişe, arzunun nesne-nedeni eksik olduğunda

ortaya çıkmaz; endişeyi doğuran şey, nesnenin eksikliği değil, nesneye

fazla yaklaşmamız ve böylece eksiğin kendisini kaybetmemiz tehlikesidir.

Endişe arzunun ortadan kalkmasıyla oluşur……”

 

Anamorfoz metaforu.

 

 

Ekselans basını öbür yana çevirdi. Goladkin'in yeniden gözleri karardı, göğsü sıkıstı. Bir an kendinden geçti adeta,

önünde her sey silindi, nerede olduğunu seçemiyor, sonsuz bir hüzün, utanç duyuyordu. Sonra yavas yavas açıldı,

kulağına etrafında birkaç kisinin konusmaları geldi. General misafirleriyle hararetli, ama biraz sert, tartısır gibi

konusuyordu. Bay Golâdkin içlerinden birini hemen tamdı: Andrey Filipoviç'ti. Öbürünü, yüzü yabancı gelmediği

halde tanımıyordu. İri yarı, yaslıca bir adamdı. Kalın kaslarıyla favorileri göze çarpıyordu; keskin, anlamlı bakısı

vardı. Adamın boynunda bir nisan parlıyordu. İçtiği sigarayı ağzından çıkarmadan, arada bir anlamlı bir bakısla

Yakov Petroviç'i süzüyor, hafifçe basını sallıyordu. Yakov Pet-roviç bu bakısın altında bir hos oluyor, gözlerini

kaçırmaya çalısıyordu. Öbür yanda bir misafir daha gördü. O ana kadar geçenlerde lokantada olduğu gibi — ayna

sandığı karsı salonun kapısında onu gördü... Eski ahbabı, dostu, daha doğrusu kanlı bıçaklı düsmanı, öteki

Goladkin'di bu!..

Yakov Petroviç yanılmamıstı, karsıki küçük salonda bir seyle uğrasan adam öteki Goladkin'di! Az sonra elinde bir

deste kâğıtla kütüphaneye girdi, sigara içen misafirin biraz gerisinde, Andrey Filipoviç'in yakınında durdu;

Ekselans'ın onunla ilgilenmesini bekliyordu. Yerinde rahat duramıyor, konusulanı canla basla dinlediğini

göstermek için basını sallıyor, gülümsüyor, ayaklarını yavasça yere sürtüyordu. Ekselans'a baktığı zaman

gözlerinde, "Benim de bir iki laf söylememe izin verin ne olur!" anlamı okunuyordu.

127"Alçak seni..." dedi içinden Goladkin. Elinde olmadan bir adım ilerledi. Tam o anda general döndü, kararsız bir

halde ona yaklastı:

— Bay Goladkin, dedi; siz simdilik gidin. Ben isinizle mesgul olurum. Durun, yanınıza birisini verelim. Güle güle

gidin Bay Goladkin.

 

 

Descartes tek bir kesinlik bulmak için, üzerine kuşkunun gölgesi düşen her şeye duyduğu inancı askıya alma yöntemini kullanır. Descartes, hikâyesinde, "sonsuz güce sahip zeki ve kötücül bir cinin, bütün enerjisiyle beni aldattığı" olasılığıyla oynar. Descartes için, böyle bir cinin onu aldatıyor olmasının mümkün olması, hakkında bilgi sahibi olduğunu sandığı bütün nesnelere -tüm evrene- şüphe ile yaklaşmasına yol açar. Böyle bir cini hayal edip onunla beraber yaşamak dehşet vericidir ama onu alt etmeyi ve bildiklerinden yararlanmayı sağladığınız sürece sizi kimse tutamaz. Kubrick de aslında düşünmekten başka bir şey yapmamıştır. Bize anlamsız ve yanlış gelen bir çok şeyin altında derin anlamlar yatabilir. 

 

Zizek'in Lacancı söylemlerinden bir örnek vermek gerekirse: "Gelgelelim burada bizi asıl ilgilendiren Sisyphos'tur. Onun tekrar tekrar aşağı yuvarlanan kayayı sürekli tepeye taşıması, Milner'a göre, Zenon'un paradokslarının üçüncüsünün edebi modeli işlevini görmüştür: Verili bir X mesafesini hiçbir zaman kat edemeyiz, çünkü bunu yapmak için önce bu mesafenin yarısını kat etmemiz, onu kat etmek için de çeyreğini kat etmemiz gerekir ve bu sonsuza kadar gider. Bir hedef, bir kere ulaşıldıktan soma, her zaman yeni baştan geri kaçar. Bu paradoksta, psikanalizdeki dürtü kavramının doğasını, daha doğrusu Lacan'ın dürtünün amacı ile hedefi arasında yaptığı ayrımı görmüyor muyuz? Hedef nihai varış yeridir, oysa amaç yapmak istediğimiz şey, yani yolun kendisidir. Lacan'ın söylemek istediği, dürtünün gerçek maksadının hedefi (tam olarak tatmin edilmek) değil, amacı olduğudur: Dürtünün nihai amacı dürtü olarak kendini yeniden üretmek, dairesel yoluna dönmek, hedefe gidip gelen yolunu sürdürmektir. Asıl keyif kaynağı bu kapalı dairenin tekrara dayalı hareketidir*. Sisyphos'un paradoksu da burada yatar: Hedefine bir kere ulaşınca, eyleminin asıl amacının yolun kendisi olduğunu, bir inip bir çıkmak olduğunu kavrar.

Slavoj Zizek
Yamuk Bakmak
POPÜLER KÜLTÜRDEN JACQUES LACANA GİRİŞ
Sayfa 18

* "Birine bir görev yüklediğinizde, amaç geri getirdiği şey değil, izlemesi gereken güzergâhtır. Amaç izlenen yoldur... Eğer dürtü, biyolojik bir işlev bütünselleştirmesi açısından bakıldığında, yeniden üretilme hedefinin gerçekleşmesi olacak şeyi elde edemeden tatmin edilebiliyorsa, bunun nedeni kısmi bir dürtü olması ve amacının sadece devreye bu şekilde geri dönmek olmasıdır." Jacques Lacan, The Four Fundamental Concepts ofPsycho-Analysis, Londra: Hogarth Press, 1977,
s. 179.


NOT: Descartes'ın cininin en sevdiği albüm, Pink Floyd'un Syd Barrett'lı döneminin cevheri "The Piper At The Gates Of Down"dır.

 Korsanlar Tüyap'ın karşısındaki araziye birebir Tüyap kopyasını inşa etmeye başlamışlar. Fuar başlamadan yetiştirmeyi umuyorlarmış. İçinde her şeyin birebir kopyası olacakmış. Kitaplar bir tarafa, yazarların benzerleri, imza günleri ve korsan kitap severler ve daha neler neler. Ve yeni bir söylemleri de şuymuş: "Aynadaki aksinize fenalık yapmayı düşünür müydünüz? Biz sizin aynadaki aksiniz".

Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Taş zemine atılmış kilimin üstünde uyumakta olan fakir, yarı-bilgenin ayağına takılır. Fakirin rüya alemindeki bütün camdan labirentleri tuz buz olur. Yarı-bilgenin de uyuşuk beynindeki bütün çıkmaz yollar silinir. Birbirlerine muhtaçtırlar artık. Kendileri için yaratıldığını düşündükleri suni evrende yürümeyi sürdürürler. Nereye kadar? Saçmalık uzar gider, tahammül edilemeyecek bir noktada yerini huzura bırakır.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
yoket8
dilsizmutercim
bilogger
jeshem
micheck