kalem oynatan ile ayı oynatanın buluştuğu yer...

21/8/2007 - DİZ ÇÖKEN SEMENDER

Che ölü olarak ele geçirildiği Bolivya'da, bir hastanenin çamaşırhanesinde

  

   Karaltılar gördüğünü söyledi. Şeffaf retinasının önünde hareketli karaltılar. Uzun, acıtıcı bir iğneyi hakkettiğini hareketlerine yansıtırcasına yaklaşan bir zenci hemşirenin önünde diz çöküp ağlamaya başladı. Korku, tedirginlik, yalnızlık birleşip titremeye dönüştü. Karaltılar tekrar görünür olmuştu. ''İğneyi yiyene kadar da gitmediler'' demiş, eli pek hafif hemşireye.

   Uyandığında yanında olmayacağım diye bir not iliştirmiş alnına hastamızın sevimli hemşire. Bunun bir açıklaması olmalı. Karaltılar yine çıkacak mı? Artık alıştı ve görmeden duramaz ve istiyor da. Stockholm Sendromu mu yoksa bu, hemşireye karşı hissettikleri? (bu sendroma adını veren olay 1973 yılında stockholm'deki başarısız bir soygun girişimi sonucu ortaya cıkmıştır. kreditbanken isimli bir bankayı soymaya kalkan soyguncular kuşatılınca bankada bulunan 4 kişiyi rehin almışlar ve altı gün boyunca direnmişlerdir. altı günü sonunda polis operasyonu sırasında rehineler kurtarılmaya aktif olarak direnmişlerdir. daha sonra ise soyguncular aleyhine tanıklık etmeyede yanaşmamışlardır hatta para toplayıp savunmalarına yardımcı olmuşlardır. bu olaydan sonra psikolojide benzer rehine-rehinci olaylarındaki yakınlaşmaları tanımlamak için kulanılan bir deyim haline gelmiştir.)

   ''Sevmek Zamanı'' diye haykırarak içeri girince elinde sevimli iğneyle, hastamızın yüzünde güller açtı yine. Birbirlerine sarıldılar. Bu esnada arkaya doladığı elindeki iğneyi acımadan sapladı adamımıza kahrolası hemşire. ''Aslında gördüğüm bütün karaltılar senden ibaret'' diye fısıldayabildi sadece adamımız, kendinden geçmeden önce.

   Bir gün sonra yine aynı saat ve dakikalarda, aynı güzel görüntüsü ve iğnesiyle kapıda göründüğünde hemşiremiz, aynı yalancı samimiğiyle yaklaştığında adamımıza, olağandışı birşey oluverdi: Adamımız tombul ve güzel hemşiremizin elinden iğneyi kaptığı gibi hemşirenin öbürüne göre daha güzel olan sol gözüne saplayıverdi, köküne kadar ve zerk etti sevimli sıvıyı aynı kararlılıkla ve fısıldadı tüm sevecenliğiyle: ''Biz biriz artık. Birbirini seven iki ruh, iki beden, aynı şeyleri yaşamalı ve tatmalı bütünleşmek adına. Sen önce benim hissettiklerimi hisset, sonra ben de senin hissettiklerini taklit etmeye çalışırım. Taklit, güzelim.''

 

**********************************************************************************

 

Beklemek. İnsanlığın türlü saçmalıklar için sıraya girmesi, dizilmesi, kuyruklar. Ayakları yere basmayan bir tür dünyevi çilecilik, bir hiç uğruna eziyet. Ve sıra sana geldiğinde bir ferahlama hissi. Yalancı ve yakıcı bir his, kendisini hissettirmeyen.

Telegram poles, 1985
Paper size  : 45x61cm. (18x24")
Image size : 35x44cm. (14x17")
archival pigment ink on cotton rag paper
edition of 10 + 1 AP  (NBCEYLAN)

http://www.nuribilgeceylan.com/earlyphotographs3.php?sid=3

 

Uzun, lacivert bir asfalt düşlüyorum. Bir otobüsün koltuğunda uyuklayan 'eski ben'i bana getiriyor düşlediğim yoldan. Yazın son akşamüstleri, bir bozkır tepeye uzanmış, ışıkları yeni yeni yanmaya başlayan derme çatma evleri seyrediyorum. Küçük bir kız çocuğu yemeğini yeni yemiş, elinde bir bardak çay ile bana doğru geliyor. Ağlamaya başlıyorum. Hıçkıra hıçkıra.

 

Bütün okunmuş cümlelerim, belleklerin çorak zeminine düşmüş çürümüş yapraklar gibi yatmakta. Bir tazelenme hissi ve tekrar yeşillenmeleri adına belleklerin çorak zeminlerinin ve üstündekilerin, tekrar üstünden geçiyorum cümlelerimin.

 

hayret dolu bakışlarla izlediğim, nuri bilge ceylan a bir kez daha hayran kalmama sebebiyet vermiş şaheser kısa film. sudaki ölü kuş ile hiçliğin, kaplumbağanın hareketleriyle güvensizliğin, tarladaki buğdayla yalnızlığın izlerini aktarmıştır bize.

(sudjohnsen, 14.02.2005 01:14)
KOZA kısa filmi UZAK filminin DVD eklerinde mevcuttur.

 

"Koza, teknik ve estetik birikimime rağmen film yapmaya bir türlü başlayamadığım ve sürekli ertelediğim için korkak ve mıymıntı olmakla suçladığım kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim umutsuz bir denemeden başka bir şey değildi. Kendimi fırlatır gibi başladım o filmi çekmeye. Bitirdiğimde de neye benzediği konusunda gerçekten bir fikrim yoktu. Ama yine de Koza’yı çekmek, kendi yapıma uygun üretim koşullarını yaratmamı sağlayacak bütün ipuçlarını verdi bana."  nbc

 

http://www.nbcfilm.com/koza/press_sinefil.php

 

 

Söyleyecek daha çok şey vardı. Çok daha şey söylenebilirdi. ''Çok daha şey'' tümcesini, belleğimizin dışına kadar sızmış ''dil'e özgü olan'' kavramından soyutlayabilirsek, tuhaf, bambaşka anlamlara ulaşabiliriz. Her kelime, her tümce, hatta koparılabilirse her hece, köklerinden koparıldığında bambaşka şekillere ve anlamlara bürünür. Sanatın her dalında uygulanabilecek sıradışı bir eylemdir bu. Bedeninden koparılmış bir kelleyi gördüğümüzde dehşete düşmemizin sebebi de budur. Alışık olmadığımız durumlar, şaşırtmacalar, monotonlaşmış, bilindik bilinç oyunlarını tersyüz ettiği anda ufkumuz genişler, hatta biraz daha zorlarsak patlayabilir bile. Ama bu kadar ileri gitmenizi tavsiye etmem. Bir kasabın butu parçalarken ki hırsı ve ustalığıyla parça parça etmekten bahsediyorum bütün bütünselleri. Ve sonra tatlı bir ıslık eşliğinde parçaları farklı şekillerde birleştirme eyleminden...

 

Bunalıma girmek, çıkmak. Depresyon, üzüntü, acı, mutluluk, huzur, neşe, keder vs. Bütün bu insana özgü küçük titreşimler, resme uzaktan bakıldığında pek de bir anlam ve önem ifade etmiyor. Belki resmin koyu renk skalasını genişletiyor ama önce onarılması gereken yırtık ve silik yerler var. Yani işgal edilmiş topraklarında işkence, açlık, ölüm korkusu çeken insanların dramı var. Önce bu durumu düzeltelim, sonra resmi istediğimiz kadar koyulaştırıp kendimizden geçebiliriz.

 

''Sigara Öldürür.'' Hayatını bir yaralı kuş gibi toplumun avuçlarına bırakırsın. Uçmayı düşlerken bir sigara yakarsın. Dumanı çektikçe ağırlaşırsın ve hiç uçamazsın. Ama çektiğin her nefes, senin hayalini hep diri tutar. Aslında uçmak/sağlıklı bir hayat istemezsin, hayalini kurmak bir sülietin bencilliğiyle salınır durur, havadaki dumana karışarak.

 

İnsan bazen bile isteye kendiyle çelişir. Çıkmaz yolda olduğunu bildiği halde, yine de yürümek ister. Acıyla, ayıyla boğuşur gibi boğuşur, yenilmekten zevk alır. Zamanla güçlenir, acının şerbeti dayanıklılığını arttırır. Duvara çarpana kadar gitmek ister. Bu, vasat ahlak anlayışının hazmedemeyeceği, sıradışı bir eylemdir. Beyin kıvrımlarının farklılığından doğar bu tuhaf dürtüler. Bknz: ''Kader''den Bekir..

 

 

Ne Dinliyoruz : Acizbirkulumben'den ''Rüyalarda'' 

http://acizkulumben.blogcu.com/

Yorum yaz!

2007-08-23 17:51:55 - :)

Yazan: farmau
250 dedin değil mi?
Bittiğinde senden neler okuayacağız merak ediyorum doğrusu...

Teşekkürler cevap için biraz önce biraz araştırdım ve filmden bir kaç sahne izledim, film hakkında öyle şeyler okudum ve sohbetleri dinledim ki belki tamamını izlemediğim için pek beklediğim gibi değil di.



Bağlantı

2007-08-22 15:04:32 - yazan: tombul adam

Yazan: isimsiz
vaaay be... böyle derinlikli, bol göndermeli yazılara bir yorum.. kıytırık yemekli yazılara onlarca, adaletin bu mu dünya.

**********************************************************
diyosun..

Düzenleyen tursusuyu gün: 22/8/2007 saat: 17:27
Bağlantı

2007-08-21 23:01:12 - *

Yazan: farmau
İnsan pek çok zaman çelişir kendiyle derdim eskiden oysa şimdi çelişkinin ayrılmaz bir parçamız olduğunu düşünüyorum.
NBC filmeleri hakkında öyle çok yazılıyorki ve songünlerde öyle çok filmlerle ilğili yazıldı çizildi ki sanki filmin kendinden çok insanlar izlediğinde ne hissettiğini tartışıyor.Yalın anlatımındaki doluluğu dehşetle farkediyor belki herkes ..


Minik bir sorum olacak size belki bilginiz vardır;
1952'de Cannes film festivalinde ödül alan bir film çoğu Fas'ta çekilmiş sanırım bir türlü yönetmen ve adını bulamadım:)

*****************************************************************************************
''Othello'' Yön: Orson Welles başrolde de kendisi vardı...
http://www.infoplease.com/ipa/A0149982.html

Yalın anlatımdaki doluluk.. evet doğru.. bunu Semih Kaplanoğlu da iyi başarıyor..
dükkanı boşaltıyorum ay sonuna kadar... internet bağlantım olmayacak, bir süre evde takılırım artık... arada bir internet cafeden takip ederim sizi... elimde sağlam 250 filmlik Dvd var.. 70'lerin hastasıyım, geneli o zamanın filmleri.. Kubrick (hepsi), Tarkovski (hepsi) Fellini (hepsi) Visconti, Coppola, Scorsese, Sergio Leone, Eisenstein, Cronenberg, Danny Boyle, Gus Van Sant, J.P.Jeunet, David Fincher, Terence Malik, Tarantino, Alan Parker, Michael Mann, D.Lynch, Jarmusch, Lucas, De Palma, Aronofsky, Truffaut, Terry Gilliam, Metropolis, Freaks, OZ büyücüsü, Yurttaş Kane, 50'lerin ucuz ama ruhu olan bilim kurguları, 60'ların bunalımlı gençlik filmleri, Kurosawa, Bergman, Rossellini, Antonioni, Pasolini, Bertolucci, Milos Forman, Pakula, Polanski, Lumet, Serdar Akar, Zeki baba, NBC, Semih Kaplanoğlu ve 90'dan bu yana gelenler......ayaklarımı uzatıp 24 saat seyredebilirim, bıraksalar...

Düzenleyen tursusuyu gün: 22/8/2007 saat: 13:09
Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Taş zemine atılmış kilimin üstünde uyumakta olan fakir, yarı-bilgenin ayağına takılır. Fakirin rüya alemindeki bütün camdan labirentleri tuz buz olur. Yarı-bilgenin de uyuşuk beynindeki bütün çıkmaz yollar silinir. Birbirlerine muhtaçtırlar artık. Kendileri için yaratıldığını düşündükleri suni evrende yürümeyi sürdürürler. Nereye kadar? Saçmalık uzar gider, tahammül edilemeyecek bir noktada yerini huzura bırakır.

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
yoket8
dilsizmutercim
bilogger
jeshem
micheck