13/9/2007 - CAMELLİ KADIN

Lou Reed Kimliksizliğimden utanamayarak uzaklara baktım. Gitmek istiyordum ama nasıl? Dalgaları tek başıma, şafağa yakın dinlerken ve seyrederken bir karaltı gördüm dalgaların arasında. Ben denizin ufuk çizgisinde kaybolmak, aşıp gitmek isterken, tersine oradan bir karaltı karaya doğru yaklaşıyordu. İyice yaklaşınca bir denizkızı olduğunu gördüm. Ateş sönmeye yüz tutmuşken biraz geç kalmışlık da vardı. Bana ellerini uzattı, karaya çıkmak istiyordu. Yunus balığı gibi 'vıyk vıyk' sesleri de çıkarmasa romantizm doruktaydı. O'na gitar çaldım, kanyak içirdim. Kendinden geçmişti. Aç ve şehvetliydim. Ateş sönmeden çabucak belden aşağısını ayırıp nazik ve tatlı bedeninden, ateşte kızartıp yedim. İri ve kalın kılçıklar romantizmi biraz daha zedelemişti ama doymuştum ve sıra başka birşeye gelmişti... 
Slayer (1989) *************************************************************************** Yemek yeme eyleminden nefret eden benim gibi biri için, Ramazan ne büyük nimet. *************************************************************************** ''Dışımda koca bir evren, içimde koca bir evren. Aralarında daracık, tahta bir köprü beynim. İki inatçı keçinin tıkadığı diğer köprü beyinlerden farkım; yıpranmış köprümün üstünde bıraktığım çılgın aklım.'' Bir 20. Yüzyıl insanının mezartaşına çivi yazısıyla kazınmış sözler bunlar. Ben ve dostum Lamek, mezartaşları arasında dolaşmaya devam ediyoruz. Herşeyin olağan ve sıradan göründüğü bu yerde, toprak bir gizem perdesi gibi bilinmeyenle aramızı örtmüş yatıyor altımızda. Cesaretimiz aydınlıktan ödünç alınmış. Babamın mezarını arıyor gözlerim. Hala babam mı acaba? Bir sigara yaksam mezarının yanı başında, çürümüş bedeni ile üstüme yürümeye kalkar mı yine? Lamek babamın mezarını temizlerken, ben başka bir mezarın yanına çöküp ağlıyorum. Genç ölmüş bir kadın, 32 yaşında, Tahalem Zögkot. Ölüm sebebi yazmıyor. Hiç birinde yazmıyor ya, insan böyle genç ölen görünce sebebini düşünmekten kendini alamıyor. İçerde bir Virginia Woolf yatıyor olabilir mi? Düşüncenin uçsuz bucaksız evreninde, uzaklara kanat çırpmış bir beyaz güvercin. Bilinmeyene ulaşma çabasıyla, soluğu kesilmiş ve düşmüş belki. Kimbilir? Ya da bir mutfak kazası. Zamansız patlayan bir tüpün parçaladığı bir beden belki, altımızda yatan. Kötü kalpli bir kanserin, diri bir vücutta yayılma içgüdüsünden doğan bebek azrailin son dönem usta işlerinden biri mi? Lamek’in beni dürtmesiyle kendime geliyorum. “Açalım mı?” diyor. Olur anlamında başımı sallıyorum. Açtığımıza değiyor. Üç altın diş. Biri bana, biri Lamek’e, biri bekçiye... 
Exodus Elektriğe tercih ettiği titrek mum ışığının karşısına geçip oturdu. Cep radyosuna uzandı. Kısa dalga düğmesini çevirip, çok sevdiği Hint müziklerini dinlemeye koyuldu. Beynini uyuşturan bu tatlı melodiye eşlik eden güzel sesin sahibini hayal etmeye koyuldu. Orta yaşlı bir kadın olmalıydı. Yaptığı işten haz duyan, hayatla barışık, sevildiğini bilen bir kadın. Sesi güzelleştirmek adına olağanüstü çaba harcayan bu dudaklara iyice kulağını yaklaştırdı. Sesi emdikçe büyüyen kulağın deliğinden başını içeri sokan kadın, beğenilmek adına sesinin şiddetini daha da arttırıyor, kulak kirine bulanmış terli boynunu sıkıştığı yerde çevirmekte zorlanmıyordu. Kadın yorulup sustuğunda, kulak hızla küçülüp eski halini alıyor, kadının boğazından çıkarttığı hırıltılar kulak zarını tırmalıyordu. Uyandığında, gece epey yol almış, kendine kahramanca direnmeye çalışan mum alevini bir sağa bir sola vurup iyice bitkin düşürmüştü. Gecenin bir vakti istemeden uyanmaktan nefret ederdi. Söylenerek uzandığı kanepeden doğruldu. Mumun aleviyle bir sigara yakıp, dumanını muma doğru üfledi. Yorgun düşmüş cılız mum alevi direnemeden gecenin karanlığına karışıverdi. Dumanı içine çektikçe, sigaranın ucu koyu kırmızı kor oluyor, nefes alıp veren bir kalbe dönüşerek odadaki tek canlı unsur haline geliyordu. Yanan tütünün çıkarttığı ses, yerde gezinen hamamböceklerinin kıpırtılarına karışarak tuhaf bir ahenk oluşturuyordu. Birinin ayak parmaklarında gezindiğini hissetti. İçi ürperdi. Beyninin kendi varlığını unutması için hafızasına yağdırdığı komutlar işe yaramıyor, olanları bir türlü aklından çıkaramıyordu. Zaman erimiş kurşundan bir nehire dönüşmüş, akmamakta ısrar ediyordu sanki. Çıldırmasına ramak kalan anlardan biriydi işte yine. Açık unuttuğu radyodan süzülüp odanın karanlığına dolan Hint müziği bununla yetinmiyor, çıldırmanın eşiğindeki genç adamın damarlarından akıp beynine dolarak aşırı doz etkisi yapıyordu. “Altını arayan siyanür” diye mırıldandı. “Artık her şey, yeterince zor değilmiş gibi daha da zor olacak. Unutmaya çalıştığım geçmiş ve korkunç yakın geçmiş, geleceğimle aramda koca bir çukur açmış dururken...çok zor olacak...ama bir ölüm asla yetmez. Parçalar birleştikçe önümdeki karanlık koca çukur küçülecek küçülecek ve yok olacak!” 
The Isle Of The Dead (1880) - Arnold Boecklin Heveslerimiz vardı. Askerlik bittiğinde nizamiyeden çıkarken, hapisten, hastaneden çıkarken, bir çocuk gibi şen olurduk. Şimdi sanki elimde tek kalan, hayatımın bitişinde hissedeceğim, kavrayamadığım, belki de beni/bizi ters köşeye yatıracak olan o tuhaf heves...
Kategori: Belirtilmemiş
Gustav Willibald Franz Hegel, 1774'te Stadthamburg'da doğdu. Babası Hegel'in doğduğu evin altında küçük bir dükkanı olan orta halli bir kasaptı. Ünlü adaşı Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in (büyük düşünür) aksine, Franz Hegel iyi bir eğitim görmedi; doğru dürüst bir okula bile gidemedi. Daha altı yaşındayken babasının yanında çırak olarak çalışmaya başladı....... syf:179 Tutunamayanlar - Oğuz ATAY Baba işçi emeklisi, patronları tarafından sevilen işine bağlı bir adamdı. Küçük oğlu haylaz, sinirli ve rahatsız biri. Doktor ameliyat şart demişti aylar önce babaya. Doktor neşteri vurduğunda adamın göğsüne; oğlu da öylesine, karmaşadan taşan öfkesiyle vurdu bıçağını doktorun arabasına. Aynı anda iki çizgi çekildi ustaca, parelel kurguyla. Birinden kan fışkırırken usulca, berikinden siyah bir boya. Saatler geçiyor, ameliyat uzuyordu. Operasyon uzadıkça, dışardaki öfkeli çocuğun da işi uzuyor, doktorun arabası yeni bir çehreye bürünüyordu. Lastikler indirilmiş, camlar farlar parçalanmış, benzin ile bir güzel yıkanmıştı lüks otomobil. Doktor hemşirenin ''ex'' lafı ile derin bir soluk almış, işinin bir parçası olarak gördüğü bu ölüm karşısında dimdik durmuştu. 10 dakika sonra arka tarafdaki odasının penceresinden dışarıya, otomobilinin olduğu yere doğru baktığında elinde yanan çakmakla bekleyen haşarı genç ile gözgöze geldi genç doktor. Bir süre bakıştılar. Neden sonra doktor, haşarı genci onaylayan bir yüz hareketiyle gözbebeklerini titretti. Yanan otomobil birşeylerin, yeniden yeşeren duyguların, hislerin habercisiydi belki de ikisi adına da. Ölen adamın morgdaki soğuk bedeni de bir an için ısındı ve tekrar soğudu, dışardaki alevlerin etkisiyle. Beyazlamış saçı, sakalı titredi, tekrar dikilmiş göğsü kanamaya başladı. Biri onu o an bulunduğu yerden çıkarıp yüzüne baksaydı gözündeki bir damla yaşı da görebilirdi. Ama göremediklerimiz o kadar fazlaydı ki, bu küçük an, bu küçük karanlık yerde şahitsiz geçecek ve yokluğa karışacaktı. (Daha önce okudum mu diyorsun? Olsun bir daha oku, bir daha yenil.) ********************************************************************************** YAMUK BAKMAK Bakış, Hegel’den başlayarak, Sartre’da ve Foucault’da “iktidar-mücadele alanı” olarak incelenir. Aslında dinlerde de “tanrının görülmeyen bakışı” inancı nedeniyle “bakış” hep bir iktidar, denetim, gözetim, yönetim özelliğini üzerinde taşımıştır. Bu aktarımlar ışığında bakışı iki temel üzerinden ele alabiliriz: Tasarımlanmış (kurgulanmış) bakış ve tasarımlanmamış (kurgusuz bakış) bakış. Tasarımlanmış bakış kavramı içindeki temel değişkenler; iktidar, mücadele, denetim, gözetim ve yönetim iken, tasarımlanmamış bakış’taki temel değişkenler; anlık olması, ruh yansıması ve içeriğinin gerçeği barındırmasıdır. Zizek’in psikanalitik yöntemle film çözümleme örneklerine başlamadan önce, bakış üzerine temellendirdiği anamorfoz kavramını açıklamakta yarar var: “Görme duyusuyla dolaysız olarak algılanamayan, belirli bir biçime sahip değilmiş gibi görünen nesnelerin özel bir bakış açısından algılanabilir olması anlamına gelir. Anamorfik cisimler, ancak belirli (ve sıradan olmayan aykırı) bir bakış açısından, “yamuk bakarak” algılanabilir, ancak bu sayede simgesel düzende bir yere oturtulabilir. Lacan’ın bakış/nazar anlayışına göre ancak belirli bir konumdan ve belirli bir açıdan bakıldığında (gözucuyla) görünebilir gibi olan anamorfik nesnenin en iyi örneği Holbein’ın “Sefirler” tablosudur. Bu tabloda iki sefirin önünde, yerde duran ve anlamsız bir döşeme deseniymiş gibi görünen şey, tabloya yandan ve hafifçe başımızı eğerek (yamuk) baktığımızda bir kafatası olarak algılanır. 
Lacan’ın sık sık seminerlerinde bahsettiği Holbein’in bu tablosundaki idelojik anamorfozu John Berger ise ünlü eseri “Görme Biçimleri”nde, tablodaki elçilerin bakışlarından hareketle, şöyle anlatıyor: “Tablodaki iki adam kendilerinden emin ve resmidirler: Aralarındaki ilişki açısından bakıldığında rahattırlar. Peki, ressama –ya da bize –bakışları nasıldır? Gözlerinden duruşlarından, kimse onları tanımasa da olurmuş gibi bir şey okunmaktadır: Sanki başkaları onların değerlerini anlayamazmış gibi bir bakış. Adamların ait olmadıkları bir şeye bakar gibi bir halleri vardır. Onları çevreleyen ama adamların dışında kalmak istedikleri birşeydir bu. En iyisini düşünürsek onları çevreleyen, onları alkışlayan bir kalabalık en kötüsünü düşünürsek, rahatlarını kaçıran insanlar olabilir bunlar. Bu adamların dünyanın geri kalan kesimiyle ilişkileri nelerdir? Resimde adamların arkasındaki rafta görülen nesneler –imleri çözebilen birkaç kişiye-bu adamların dünyadaki yeri hakkında belli bir bilgi vermek amacıyla konmuştur oraya. Dört yüzyıl sonra biz bu bilgiyi kendi görüşümüze göre yorumlayabiliriz artık. Üst raftaki bilimsel araçlar denizcilikte kullanılıyordu. Deniz yollarının tutsak ticaretine, ticaret gemilerine açıldığı sıralardaydı bu. Öbür kıtaların zenginlikleri bu gemilerle Avrupa’ya aktarılıyordu. Bu zenginliklerle sanayi devriminin çıkış noktası olan kapital birikimi sağlandı. Alt raftaki kürenin yanında bir aritmetik kitabı, bir ilahi kitabı, bir de ud vardır. Bir ülkeyi sömürgeleştirebilmek için insanlarını Hıristiyan yapmak, onlara hesap öğretmek gerekiyordu: Böylece onlara dünyada en ileri uygarlığın Avrupa uygarlığı olduğu kanıtlanıyordu. Elbette Avrupa sanatı bunun dışında değildi. Burada bizi ilgilendiren onların dünyaya karşı takındıkları tutumdur. Bu da bir sınıfın genel tutumudur. İki elçi dünyanın kendilerine hizmet etmek için var olduğuna inanan bir sınıfın insanlarıdır. En aşırı biçimiyle bu inanç sömürgecilerle sömürgeleştirilenler arasındaki ilişkileri haklı göstermeye yaramıştır. Bu eski bir İngiliz ilkesidir: “Might is right” (güçlü olan haklıdır). Elçilerdeki güçlü olanın tepeden bakışıdır. Sağdaki elçinin neredeyse gölgesi gibi döşemeye düşen ve yamuk bir bakış ile görülebilen kafatası ise elçinin sorumluluk bölgesindeki sömürgeleştirme işlerinin hızla devam ettiğinin de bir yansımasıdır. http://www.felsefeekibi.com/forum/forum_posts.asp?TID=38438&PN=1 ************************************************************* Kafayı yemiş, yamuk duran adamların kendilerini açığa çıkarma/karanlıkta saklanma çabası. Bahçesinin ortasında bütün evreni gözleyebileceği bir kamelya düşlemek, demli çayların eşliğinde. Dumanı keskin mavi tüten kaliteli tütün eşliğinde, bedeninin içinde zevkle salınan ruhunu hissetmeyi istemek. Acıyla dilenmek, ruhunu satmaya hazır olduğu bir gümüş paranın parlaklığına. Düşlenmiş kamelyanın tutuşup gövdesini sarması bütün gölgeleri ile birlikte yolları çatallanan behçenin. Her nesne/canlı/kadavra düşmanını haykırmakta en zor anında, onunla anılmak istemekte bilinçaltında. Ona hissettiği nefret, zıtlığın evrilmesiyle aşka dönüşmekte ve onunla bütünleşmekte; bilinmeyene, büyük düşmana karşı. Her karşıtlık bütünleşmekte ve her bütünleşme birbirleriyle devamlı bütünleşip büyümekte. Bu ''öteki''ni tedirgin edip kendi içinde rahatlık hissi uyandırma isteği bir bozguna dönüşüp mutlak olan çözülmeyi hızlandırmakta. Ayrılan her nesne/canlı/kadavra tekrar düşmanına duyduğu nefreti düşlemekte. Kısırdöngünün ayakları uzamakta. "Kapitalizm pratikte gerçekleşmiş idealizmdir". K.Marx Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
* * * * * * * * * * * Yazan: lodoscu | Konu: merhaba | Tarih: 29/8/2007
bir daha okudum.. olsun.. daha iyi yenilmeyi öğreniyorum.. ya da daha iyi okumayı.
bence sakıncası yok yani..
Bir de...öyle şeyler yokluğa karışmaz gibi geliyor bana..her şeye şahit olan biri muhakkak vardır.
Sevgilerimle.
Bağlantı:: :: * * * * * * * * * * * Yazan: İçimden geldi | Konu: Yazınızı da okudum ama nasipse biraz daha güç toplayınca yorum yazmak istiyorum... | Tarih: 2/9/2007 Petersburg, 9 Ağustos, 1838 ... Tembel olduğum bir gerçek - çok tembel. Eğer benim hayata karşı yegane davranışım bu süregelen tembellikse, sonum ne olacak ? Bilmem ki benim bu kasvetli halim beni asla bırakacak mı? Ve böyle bir haleti nahiyenin yalnız bir adama musallat olmasını düşünmek ki-onun ruhunun havası dünya ve ahretin bir karışımı gibi görünmektedir. Ne tabiat dışı bir ürün, ta başından beri içindeki ruhsal yasalarına tecavüz edilmiş... Bu dünya bana, günahkâr düşüncelerle kaplanmış olan, ilâhi ruhların arınması gereken ıstırap yeri gibi görünüyor. Hissediyorum ki, dünyamız gepge-niş bir olumsuzluğa eğilmekte ve her güzel, asil ilâhi şey bir hiciv olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve böylesine bir tabloda, kişi olagelirse, ki, o, ne fikirde ne de bir etkinin bütünüyle dengesindedir -o aslında tek kelimeyle, tamamen kopmuş bir kişidir- O zaman tabloya ne olacak? Tahrib edilmiştir ve bundan böyle devam edemez. Ve kutsalın altında sefilleştiği bu kaba maskeyi sadece görebilmek ne müthiştir. Bir isteğin tek gücünün bu maskeyi paralamaya kâfi gelip insanın ebede varabileceğini bilmek- Bütün bunları bilmek ve hâlâ yaratıkların en küçüğü en sonu gibi hayata devam etmek... Ne korkunç! Ne aşağılıktır insan! Hamlet! Hamlet! Bütün bu uyuşuk ve aciz âlemin iniltilerini aksettiren kaypak ve vahşi dilini düşündükçe, ruhumdan en ufak bir iç çekmesi, en ufak bir sitem kopmuyor... Kaderin o keskince baskısının, acısının altında olan bu ruh, bütün üzüntüyü kapsayıp, sadece kendi kalbini kırmaktadır. Pascal der ki: Felsefeye karşıt olan kişinin kendisi filozoftur. Düzenin zavallı talihi. Kâfi derecede saçmaladım. Sonuncunun dışında mektuplarından sadece iki tanesi elime geçti. Yoksulluğumdan bahsediyorsun kardeşim. Ben de zengin değilim. İnanır mısın ki, kamptan ayrıldığım zaman bir kopekim bile yoktu. Üstelik yolda soğuk aldım (bütün gün yağmur yağdı ve barınacak bir yer bulamadık). Nerede ise açlıktan hasta olduğum gibi, boğazımı ıslatacak bir yudum çay içecek bile param yoktu. Zamanla iyileştim ama, babamdan para gelinceye kadar, kamptaki en çetin ihtiyaçlar kıvrandırdı beni. Borçlarımı ödeyip gerisini sarfettim. Herneyse. Artık başka şeylerden bahsetmenin zamanı geldi. Okuduğun kitapların çokluğundan böbürleniyorsun... Bu yüzden sana gıpta ettiğimi sakın aklına bile getirme. Peterhof;da en azından senin kadar ben de okudum. Bütün Hoffmannları Almanca ve Rusça olarak (Yeni «Kater Murr» henüz Rusçaya çevrilmiş değil) Ayrıca Balzacların da hemen hepsini (Büyük kişi Balzac!) Onun kişileri hep zekâyı kucaklayan yaratıklar. Sadece zamanının ruhunu değil, binlerce yılın bütün çabalarını, insan ruhunun gelişip kurtulmasını belirtmek için çalışmıştır. Bunların dışında Goethenin «Faustunu ve kısa şiirlerini, Polevios;un tarihi «Ugolino» ve «Undine»yi okudum. (Başka bir zaman Ugolino;dan uzun uzun bahsedeceğim.) Ve nihayet «Cromwell» ve «Her-nani» hariç Victor Hugo;yu... Hoşçakal. Bana mümkün olduğu kadar sık yaz. Zira mektupların benim için bir zevk ve teselli kaynağı oluyor. Hemen cevap ver. Mektubunu en geçinden on iki gün içinde bekliyorum. Yaz bana ki tamamen çökmeyeyim.
Yeni bir plânım var: Deli olmak. Bu, insanların akıllarını kaybettikten sonra tedavi olarak tekrar, akıllanmaları için yegane çıkar yoldur.
Kardeşin F. Dostoyevski.
**************************************************************************** Anlıyorum. Sadece sana değil bütün insanlığa yazacağım: ''BBG Evinden Notlar'' halinde.
Düzenleyen tursusuyu gün: 2/9/2007 saat: 15:33
|
|
Yorum yaz!
|
2007-10-02 16:26:42 - * |
| Yazan: sojo |
birgün yazılarına ulaşıp okuyamazsan cok uzulurum cok ciddiyim.
her an gidesin, burayı bitiresin varmış gibi geliyo bana..
blogu hep bi huzursuz, kuşkulu açıyorum. burda oldugunda seviniyorum.
tanımlamak gerekmiyor cümleleri ama yorum yapmak icin caba sarfediyoruz.
aslinda demek istedigim...
yine olmus be ustat!! eline koluna, kalemine, yüreğine sağlık.... |
| Bağlantı |
2007-09-27 11:25:42 - ½ |
| Yazan: cronoss |
| angel of death dinleyesim geldi... |
| Bağlantı |
2007-09-19 14:06:27 - ... |
| Yazan: carolisolabella |
cevap vermeyeceksin sanmıştım:))
teşekküler...
tanımak güzel
sevgiyle
******************************
3-4 gün bilgisayarın uzağındaydım, dün bakabilmiştim ancak.. sizlerin yorumları benim yazılarımdan daha değerli... sildiğim önceki yazıların hemen hemen hiçbirinin kopyası yok bende..
Düzenleyen tursusuyu gün: 19/9/2007 saat: 14:25 |
| Bağlantı |
2007-09-16 23:21:50 - . |
| Yazan: isimsiz |
http://www.youtube.com/watch?v=9mhSngPd8mI
neden bu?
Düzenleyen tursusuyu gün: 18/9/2007 saat: 14:20 |
| Bağlantı |
2007-09-16 23:20:09 - . |
| Yazan: farmau |
neden bilmiyorum ama bu şarkı sanki eşlik etti sözlerine...
******************************************************************
Yusuf Atılgan'ın ''Aylak Adam''ı gibiyim, ya da ''Anayurt Oteli''nde ki Zebercet gibi..
Düzenleyen tursusuyu gün: 18/9/2007 saat: 14:21 |
| Bağlantı |
2007-09-13 23:18:17 - ... |
| Yazan: carolisolabella |
Bakış açın hayatın neresinden, bunu arada merak ediyorum...
Bu sert, bazen buruk tat veren ironin nereden?
Hem düşündürten, hem duygusallaştıran, hem de kaçmak isteği uyandırtan gücün nereden? Bazen birilerinin sesiyle seslenişin, sonra araya kendinden kırıntılar serpişin, gizlenip gizlenip açığa çıkan benliğinin sesi nereden??
Yazıların, blogun, ince serzenişlerin ilgimi çekiyor.
Sevgilerle
*************************************************************
huzursuzca düşündüren, güçlü bir yorum.. bakış açım nereden bilmiyorum ama herşeyin çok uzağındayım.. aynı anda iki haber alsam -biri çok iyi, biri çok kötü- aynı anlamsız bakışlarla bakmaya devam edeceğimi biliyorum sadece.. karşımdakinin kılığına girmeye can atan bir tarafım da var, kendimden alabildiğince uzaklaşmak adına.. bu yorumu okuyunca düzyazıya döndüğünü anlamıştım ve baktığımda yanılmadığımı gördüm ve şaşırmadım. tekrar teşekkürler, benim açımdan çok aydınlatıcı bir yorum.. çünkü ne olduğumun pek de farkında değilim..
Düzenleyen tursusuyu gün: 18/9/2007 saat: 13:50 |
| Bağlantı |
|
Hakkımda
Taş zemine atılmış kilimin üstünde uyumakta olan fakir, yarı-bilgenin ayağına takılır. Fakirin rüya alemindeki bütün camdan labirentleri tuz buz olur. Yarı-bilgenin de uyuşuk beynindeki bütün çıkmaz yollar silinir. Birbirlerine muhtaçtırlar artık. Kendileri için yaratıldığını düşündükleri suni evrende yürümeyi sürdürürler. Nereye kadar? Saçmalık uzar gider, tahammül edilemeyecek bir noktada yerini huzura bırakır.
Kategoriler
Arkadaşlarım
Blogcu Yardım yoket8 dilsizmutercim bilogger jeshem micheck
|