Anasayfa / Genel / BRAIN DAMAGE

BRAIN DAMAGE

 

the lunatic is on the grass

Açlık... Önemsiz. "Ben" diye bir şey olmadığını fark ediyorum. Yapılacak şeyler listesi bile tek başına bir kişiyi fazlasıyla aşıyor. Düpedüz bencillik. Yorgunluk... Önemsiz. Sen düşündüğün kişi değilsin. Yapılması gerekeni bilseydim kahraman olurdum belki. Farklı karmaşık yapıların kaynaştırılması çabası da, aslında düpedüz anlamsızlığı körükleyen bir eylem. Böyle bir çabanın içine hiç girmemiş olmak, yaptığınız farklı şeyi tanımlamak anlamına geldiğinde de durum değişmiyor. Uykusuzluk... Önemsiz. Geceye direnen bedenler, bir çeşit çöl aydınlığında kalmışlar gibi ..at the gallows end.. At koşturuyoruz karanlık boyunca dört nala, dikenlerin üstünde. Nereye gidiyoruz? Atlar ölü, çürümüş bedeninin gölgesinde serinliyoruz çöl sıcağında. Oysa at yok, ben yok. Ölümsüzlük... Önemsiz. "Ben" diye bir şey olmadığını fark ediyorum. Ölüm ile benlik eşleşmiyor. Bir bilinemeyen giriyor aramıza. Sır bu bilinemeyende mi saklı? Organizmamızı, derimizi, tüylerimizi yalayan bir rüzgar, bir bilgi ağından düşüp parçalanan bilgileri üstümüze bırakıyor. Sıcaklğımızla eriyor anında. O an en uyanık olanımız farkına varıyor, "ben" diye bir şey olmadığının. Belki de kendini kandırıyor. -brain damage- 

"Kar mı yağıyor?" "Evet" dedi kadın, ekledi: "Nohut pişirdim, yer misin?" Yer miyim diye düşündü adam. "Kar yağıyorsa dışarıda olmalıyım, canlılığın tam ortasında olmalıyım, kaçırmamalıyım bu büyülü anı." "Haziran karı bu" dedi kadın, "hemencecik kesiliverir." Kar yağdığı falan yoktu sevgili okur. "Ben yine de dışarı çıkmak istiyorum" diye atıldı adam. Kadın kızdı, "Önce nohut." Nohut da yoktu aslında ortada. Haziran sıcağında bir türlü dağılmayan sigara dumanı altında bu iki insan, sislerin arasından çıkıp gelecek bir masal kahramanını bekler gibi umutla konuşuyorlardı. O kişi o an gelseydi birkaç saniyeliğine ancak onları oyalayabilirdi. Bunu bilmeleri, bütün her şeyi hesaplamış olmaları delirtmişti onları belki de. Her ihtimali düşünmek; her şeyi hesaplamak. Özne hem hesabın içinde olup, hem de hesaplamaları yapmaya kalkışırsa ortalık gerçekten karışır belki de. Bir tür bataklık. "Tüfeğimi getir" diye atıldı adam. "Seni vurmanın zamanı geldi." Duvarda bir tüfek asılı olduğunu söylemeyi unutmuş olmam sonucu ne kadar değiştirir bilemem sevgili okur.

 

<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/7wxHEBT7aaU?version=3"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/7wxHEBT7aaU?version=3" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="390"></object>

 

Der Doppelgänger

Onu gördüğüm halde gaz kesmiyordum. Yan yoldan hızla geldiğine bakılırsa, sanırım o da kesmiyordu. Aynı hızla birbirimize doğru yaklaşıyorduk. Az sonra kesişecek iki çizgi kadar değersiz, sonsuz uzayda bir yer kaplamanın verdiği tedirgin edici rahatlıkla ilerliyorduk. İbrem 150’yi gösteriyordu. O biraz yavaşlasa ya da hızlansa bu çarpışma –kesişme- hiç gerçekleşmeyecekti. Dünyanın yuvarlaklığı bizi bir kez daha karşı karşıya getirir miydi bilmiyorduk. Bilmiyor muyduk? O da mı aynı şeyleri düşünüyordu. 

Bir ambulans, bir sedye, bir ceset torbası. İlerde sessizce ağlayan bir köylü kadın. Duvarla bir olmuş arabanın kaputundan yükselen dumanın üstünde dans eden bir kız çocuğu. İsa’ya da aynı şekilde göründüğünü müjdeliyor o ölmeden az önce.

 

Resim

 

Bir Anlık Unutkanlık

Ete kemiğe bürünmeye başlayan serapları kesmeye hazırlanan kasap çölde olduğunu unutuyor. Bu bir anlık unutkanlık anında dünyanın en mutlu insanı oluyor. "Buna değerdi" diyor, "buralara kadar gelmeme ve burada can vermeme".

Kasabın ölümünü seyreden seraplar zamana ve mekana yabancılaşıyorlar birdenbire. Sonra kendilerine yabancılaşıyorlar. Bir serap olarak çölde hüküm sürmenin geçersizliği, kederlerini büyütüyor.



Guy Debord, bütün bunları çok daha önceden görebilmişti: '' Seyircinin seyredilen nesne uğruna yabancılaşmasının safhaları şu şekilde özetlenebilir: Seyirci ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşar; kendisini imaj ihtiyacının hükümranlığında tanımlamaya ne kadar izin verirse, kendi varlığı ile arzularını o kadar az tanır. Gösterinin içinde yer alan bir insanın aktif insandan farkı, jestlerinin artık kendine ait olmaması, onları kendisine sunanlara, ötekine ait olmasıdır. İşte bu yüzden izleyici hiçbir yerde kendini evinde hissetmez, çünkü gösteri her yerdedir. Mutsuzluğun dingin merkezindeki yıkım ve korkuyla çevrili mutlu bir birleşme imajından başka bir şey değildir dediği modern gösteri ve gösteri toplumu kavramıyla Debord'un anlatmak istediği şey: sorumsuz bir egemenlik statüsüne ulaşmış otokratik pazar ekonomisinin hükümranlığı ve bu hükümranlığa eşlik eden yeni hükmetme tekniklerinin tamamıdır.
http://www.genisforum.com/forum/gosteri ... -4308.html


Sonra bir kasap görüyorlar eli satırlı. Kasap onlara doğru koşuyor. Korkuyorlar ve o anda ete kemiğe bürünüyorlar. -Deja vu- Arızalı hafıza. Acımasız oyunlar, çöl sıcağı, kum, güneş, susuzluk vs. Bir diyaloji* eksikliği, -ete kemiğe bürünür gibi olsalar da- derinlikten yoksunluğun verdiği acıyla derinliğe kavuşan karakterler. Seraplardan biri dayanamayıp kumlara yığılıveriyor. Ona elini uzatan yaşıtı, başka bir seraba "Bana yabancılaşmayı anlat anne. Ama önce kendini tanıtarak başla" diyerek kalkmaya çalışıyor. Kasap öldüğü halde kendine geliyor ve silkinip yürümeye başlıyor. Sanki kumların üstünde yürümüyor da uçuyor. Diğer seraplar ona el sallayıp yanlarına çağırıyorlar. Seraplar yaşlı bir serabın etrafına toplanmışlar "yabancılaşma" hakkında yaptığı konuşmayı dinliyorlar. 

http://tr.wikipedia.org/wiki/Mihail_Bahtin

 

 

Ekspres Kasa

Gözlemliyorum, tüketiciler marketlerdeki kasalara ürkek tavşanlar gibi yanaşıyorlar. İçten içe bir haksızlığın parçası olduklarının farkındalar; bunu kendilerine itiraf edemiyorlar. Kapitalizmle hesaplaşamıyorlar. 
Kayıp Defterler - Konfüçyüs


…..Bir süpermarket çıktı karşımıza. Çok tedirgin olmuştuk. Burası onların kaleleri, en mutlu oldukları yerlerden biriydi. ‘’Girelim’’ dedim, ‘’korkularımızın üstüne gitmeliyiz.’’
İçeri girdik. Kasaların oraya kadar hafif titreyerek yürüdük. Sepeti tıka basa doldurmuş bir çirkin çift ve tombul oğulları iştahla aldıklarını boşaltıyorlar, kasiyer kızı süzüyorlardı. O an da küçük yumurcak çekiştiriverdi annesini: "Anne beni ne kadar seviyorsunuz?’’ "Değerin kadar oğlum.’’ Soru kadını hiç şaşırtmamıştı. Atıldı tekrar yumurcak: "Peki benim değerim nedir?’’ Şahin bakışlı baba bir çırpıda çocuğun pantolonunu ve donunu indiriverip, kıçını bezgin kasiyer kıza doğru çevirdi.
O an gördüğümüze inanamadık: Yumurcağın kıç çatalının üstünde bir barkot vardı. Ve kasiyer kız barkodu okuyunca tıka basa dolu sepetin fiyatının altında bir rakam çıkıverdi. Yumurcak ‘’yaşasın!’’ diye haykırdı. Belli ki değerini önemsemişti.
Koşarak kaçtık, korkumuzu bu şekilde yenmemize imkan yoktu.…

 

 

 

Bir Çeşit Ağırdan Alış

Bilinç her türlü bilinçdışı karmaşadan çok daha ürkütücüdür. Çünkü öznedir, ihtiyaç duyulandır. Bir çeşit üstlenen, yükü sırtlanandır. Hepimiz gönüllüyüz. Bir yerlerden bir gönüllülük durumu var. Oyuna katılmak istemeyen -dünyaya gelmeyen- kardeşlerimiz var mıdır peki? İşte ilk çıkış noktası bu sözün verildiği yer olmalı. Oranın izini sürüyorum kendimce. Açılmayan kapıları hırsla tekmeleyip duruyorum. Tüm sakin ve ağır duruşumun altında, yerinde duramayan meraklı, manyak biri var sanki. Ama belki de artık bırakmak lazım. Algının kapıları kapalı. Hem kaç tanesini açabiliriz ki? Kendiliğinden geliverir birşeyler peşisıra. Bir marketten dönmek gibi. Her giderilmiş ihtiyaç form değiştirip karşımıza farklı bir ihtiyaç olarak çıkıveriyor. Kediyi uzaklara bırakmak gibi, dönüp dolaşıp geri geliyor. Kediyi vurmak lazım belki de.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!