kalem oynatan ile ayı oynatanın buluştuğu yer...

6/7/2008

PLAN SEKANS


1.    PLAN : Bir fakir uyumaktadır. Etine konmuş bir sivrisinek görürüz. Kanını emer ve havalanır. (kesme)
2.    PLAN : Lüks bir uçak havalanmaktadır. 
 
(kapitalizm eleştirisi)





Hastane yemeklerinin hastasıyım. Hastalığımın sebebi, hastane yemeklerinin hastası olmam. İştahla yiyorum, yedikçe bu hastalığım hiç geçmiyor.


Üzerimde binlerce tetkik yapılmasına rağmen hastalığımın sebebini bulamadılar. İnşallah bulamazlar. Hastasıyım hastane yemeklerinin.




Kanser. Akciğer. Kısa cümleler kurar hep doktor. Babası da akciğerden gitmişti. ‘’Benden selam söyle babama’’ demek istedi bir an hastasına, dudağında yarım gülümseme.

 

Uzun 2000 yakıyor kanser. Doktorun şaşkın bakışları arasında. ‘’Son isteğim olarak gör’’ diyor, yüzünde hüzünlü çarpık bir gülümsemeyle.

 

Doktora da uzatıyor. İçiyor arada doktor, ama ölesiye de korkuyor kanserden, ölmekten. Güzel kariyeri iyice demlenmişken bırakıp gitmek. İçine çekmiyor artık. Önündeki fotoğrafta sigara içilmiş akciğerlerin görüntüsü. Akciğerler fısıldıyor sanki ‘’beynim güzel benim’’

 

Kapitalizmin kıyıcılığı kemoterapiye dönüşüp umut saçıyor hastalara. Kanserli adam burnunu uzatıp yukarılara soluyor bu sağlık saçan hastane havasını. Döner sermayeden beslenen kediler sahiplerine bile nankörler oysa. Dışarıda haşarı oğlu otomobil lastiği patlatıyor öfkesinden. Açlığını bastıran kuru simit bile döner sermayenin emrinde. ‘Oligarşik Paranoya’ kuyruğundaki bez afişte yazılı olduğu halde bir kişisel jet uçmakta gökyüzünde.

 

‘’Burada, bu anda, bu güzel odada, bu güzel havada, bu güzel insanların arasında ölmek istiyorum’’ diyor kanserli adam. Bir sağır yarasa çarpıyor aynı anda, doktorun kurşun ve merhamet geçirmeyen dış cephe camına. Kanlı, kanatlı et parçası olmuş yarasa azıcık gözü açık, görüyormuşçasına bakıyor odadakilere ve süzülüyor kanlı bir iz bırakarak ardında, aşağıya.

 

Baba ve büyük oğul sarılıyorlar birbirlerine. Organları için pazarlığa oturuyorlar doktorla. Saatler sonra üç ambulans içlerinde yeni sahiplerini bekleyen organlarla, acı sirenler çalarak kontak açıyorlar yeni hayatlara.

 

Doktor bir sigara yakıp mavi dumanı içine çekiyor. Duman beyazlamış olarak, hayata özgü maviliğini akciğerlere gömerek havaya karışıyor.





SSK Samatya’da yatmakta/ölmekte olan halamı ziyaret etmek için trene bindim. Sorumluluk almaktan, akraba, arkadaş ziyaretlerinden hep kaçmıştım. Belki de ölmüştü. Ama istasyondan inip ilk sağ yola saptığımda, epey gittikten sonra çıkmaz sokakta olduğumu anlamıştım ve geri dönmeye üşeniyordum. Dar sokak boyunca dizilmiş eğri büğrü yoksul evlerinden birinin kapısını çaldım. Elinde kemirdiği ekmek, kirli yüzlü, belden aşağısı çıplak 5 yaşlarında bir erkek çocuğu kapıyı açtı. İçerde acıyla kıvranmakta olan yaşlı bir kadın vardı. Halama ne de çok benziyordu. ‘‘Geldin mi oğlum?’’ dedi. İlginç olan hiçbir şey yoktu. Bu tek gözlü odada hayatı katlanılır kılacak bir şey arıyordu gözlerim. İçeri gizlice sokmayı düşündüğüm kanyağı çıkarıp ufaklıktan iki tane bardak istedim. Teyze hafiften doğrulup bana dikkatle baktı. ‘‘Sen Kemalettin değilsin’’ dedi. ‘‘Sen de halam değilsin’’ diye karşılık verdim. Gelen yarı kirli yarı temiz bardakları doldurup, teyzeye seslendim: ‘‘hayata ve coşkuya’’



C’est Arrive Pres De Chez Vous (1992) Yön: Remy BELVAUX Oyn:B.Poelvoorde


bir balerin tanırdım. hüzünlüydü ve tek bacaklıydı. ''sıfıra yat'' derdim ''güzelim'' usulcacık yatardı, ağlardı. kan birikirdi burun deliklerinin o karanlıklarında. susardı sonra, kederle örülmüş bir örümcek ağına yakalanmış bir dişi kelebek gibi. kim bilir sonraları sıfıra yatmaz olmuş muydu? tek bacakla kısa sürecek olan bale yaşamından sonra hızla aldığı kilolalarla arası nasıldı? kim bilirdi bu hüzünlü, yalnız ve çirkinliğinde gizli bir güzellik yansıması olan bu kız şimdi ne haldeydi? içiyor muydu, hayata, insanlara, olmayan bacağına duyduğu özlemin öfkesiyle sahte bir dostluk mu kurmuştu kadehlerle? daha fazla şey öğrenmek isteyen konformist küçük burjuvalar için 10 dakikalık bir ruh boşalımı mıydı? yeterli malzeme sağlayamadı belki yaşarken tatlı su burjuvalarına, ama öldüğünde tanıştığı bir ölüsevici ona geç kalan tatmadığı hazları yaşatacaktı belki de, kimbilir...

Gecelerin adamı ölüsevicinin biri -adı mortallover- genç ve güzel bir kadına aşık olur. Kadın da adamımızdan hoşlanır, yakışıklıdır da arsız olduğu kadar çünkü. Ama adamımız bu şekilde olmasına alışık değildir. Kadını reddeder.

Aradan günler geçer adamımızın tuhaf karizması genç kadının hala başını döndürmektedir ve bu hınzırı bir türlü unutamamaktadır. Bütün yalvarmaları boşunadır adamımıza. Adamımızın stili bambaşkadır ve bunu da açık etmekten ölesiye utanmaktadır. İyice uzaklaşır kadından, kendinden haber alamayacak şekilde cep telefonun kapsama alanının dışına kadar kaçar.

Talihsiz kadın bu ayrılığa daha fazla dayanamaz ve intihar eder ve ölür. Cenaze törenini kendi evinde olmanın rahatlığıyla uzaktan izleyen adamımız ağlamaklıdır. Bir an öylesine çılgınca bir kahkaha atıverir anlamsızca. O an dikkatli bakan herhangi birinin görebileceği ağzındaki bütün dişler altındır ve sevdiklerinden birer hatıradır.

Herkes uzaklaşınca mezarlıktan, sıcak yuvalarına gitmek adına. Adamımız yaklaşır mezara usulca. ''İşte bu benim stilim'' diye mırıldanır, bir taraftan talihsiz kadının mezarının toprağını okşarken.


Bunlar son kelimelerim.. Son iç çekişlerim.. Bir bukalemun aymazlığıyla saf değiştiriyorum artık güçlünün yanında.. Ve anlamsız artık belki de sizleri güldürmek, siyasete bulaşmak dururken.. Ve ben işe gidiyorum, akşama dönücem.. Dolapda taze fasulye, günü geçmiş bir kase yoğurt, yumuşamış 3-5 domates.. 96.2 frekansında artık can yakmayan rock müzik.. Artık güldüremeyen yaşlı bir palyaçonun acınası sakarlığıyla sendeleyerek yemek masasına ilerlemek.. Hayatı boyunca eline isteksizce geçen fırsatları isteyerek değerlendirmeyen kahrolası bir eşitlikçi.. Çöldeki ölmek üzere olan bebeğin başında bekleyen akbabalarla kan bağlarından duyulan rahatsızlıkla bütün kanını değiştirmek istemek acemi bir hemşirenin göğsüne yaslanarak. Ve daha birçok anlamsızlık kumkumasına sarmalanıp tuhaf acılar ve mutluluklar yaşayarak değersiz hayatını biraz daha azaltmak...


1         The Parallax View (1974)  Yön: Alan J. PAKULA  Oyn: Warren Beatty, Hume Cronyn






entellektüel dozu bir hayli yüksek bu sohbete kulak misafiri olurken, sinemanın, sanatın ne kadar gerisinde olduğunuzu acıyla farkedeceksiniz...

 

   Sinan Çekin, Yılmaz Erboğan ve Seviş Ay bir araya gelip çektikleri filmleri masaya yatırdılar. İlk Seviş Ay sevişti. “Birinç, birinç” dedi, kıramadı diğerleri onu. Sonra masadan kaldırıp konuşmaya başladılar. Bende oradaydım, masanın altında. Her şeyi duydum ve sizinle paylaşıyorum:
Sinan Çekin: Baba, bir film çektik, Kadir’in eteği kadar ilgi çekmedi. Hatta eteğin o kadar g.tü kalktı ki, “ben de bir film çekicem diye tutturdu.”
Yılmaz Erboğan: Kadiri de oynatıcakmıymış, e e e e ke ke e.
Seviş Ay: Bakın arkadaşlar, ben o etekle sevişmiştim. O zaman daha 16’sındaydı.
Yılmaz Erboğan: Daha on altı, onn altı, onaltı yaşındaaaaaymış.
Seviş Ay: Çok mütevazı bir çıtır olarak hatırlıyorum. Ayrıca bana da yatakta geçen küçük bir rol verirse hayır demem hani. Yatak altı da olur.
Sinan Çekin: Yaa olum, bırakın şimdi eteği, etiği.
Yılmaz Erboğan: Eteği senin, kemiği benim, e e e ke e e.
Sinan Çekin: Sıçarım ulan bu eteğin içine!
Seviş Ay: Dur, önce ben bir sevişeyim de.
Sinan Çekin: Laaaaaaaaaaaaaaaaaaaayn!
Yılmaz Erboğan: Süperonlayn, ehehehe.
Seviş Ay: Hocalar benim Dansöz filmine ne diyosunuz? Hem yaladım, hem yönettim. Etinden, sütünden, yününden faydalandım. Sanatsal da oldu hem.
Yılmaz Erboğan: Sanatma seviş, he he.
Sinan Çekin: Yılmazım, sen de bi film çekmiştin galiba?
Yılmaz Erboğan: Evet abi, sizinkiler yanında sözü olmaz ama, naçizane bi film çektik. Güneydoğuda çektik. Çok emek harcadık, ama deydi galiba.
Seviş Ay: Niye oralara kadar gittin? Burada sevişecek kimseyi bulamadın mı?
Sinan Çekin: Olum bi dur! Oynama şu oyuncak ayıyı.
Seviş Ay: Kendi istedi abi.
Yılmaz Erboğan: Film doğu da bir kasabaya televizyon gelmesini konu alıyor, abi.
Seviş Ay’ın Cep Telefonu: Dürülülü, dürülülülü.
Seviş Ay: İzninizle, ooo Melike gülüm, nasılsın? Orada kal, alırım ben seni. Hangi okuldu? Temel Reis İlköğretim Okulu, tamam. Yat geliyorum, çünkü seni seviyorum.
Sinan Çekin: Ne o Seviş, gidiyor musun?
Yılmaz Erboğan: Neo Seviş, yerli matriks e e e he he he.
Seviş Ay: Baba gideyim be, sonra yine konuşuruz. Bi film daha çekicem ben nasıl olsa. Konu; bi adam varmış, sevişiyomuş sevişiyomuş, bi türlü aradığı tadı bulamıyomuş. Oldukça karışık, bayaa sanatsal bi film olarak, başrolde ben. Zor bi rol olacak ama, bakalım...
Sinan Çekin: Naapalım git bakalım, biz de Yılmazla pişti oynarız.
Yılmaz Erboğan: Piştiiiii, e e e...





29/6/2008

YARIM

Heybesinde yılan
İşaretleri,
Baldıran zehiri
Yüzüğünün içinde
Ve yanında
Kav taşıyan ben;
Tekinsizim size göre
İbret için yakılması gereken

Metin Altıok


Tarihi bir handa tarihi bir ana tanık oluyordu: Son moda çakma çantasında bomba taşıyan esmer bomba, alışık olduğu bakışlarla yolunda seğiriyordu ve az sonra ona şehvetle bakan bütün gözlerden intikamını alacaktı. Adamımız her şeyin farkındaydı ama bu durumu engellemek için bir çaba göstermesi gerektiğini düşünmüyordu. Dün gece bir kedinin kuşu yakalayıp mideye indirmesini neden engellemediyse -ekosistemi bozmak istememişti- aynı nedenden bu katliamı da engellemek istemiyordu. Tek soru kendini tarihi handan bir anda dışarı atacak mıydı, kedi miydi, kuş mu, yoksa ikisinin de kaderini belirleyen belli belirsiz bir adam mı?

Adam olmadığına kanaat getirdikten sonra adımını handan dışarı attı. Bu günahından dolayı yerde oturan bir dilenciye para vermek için elini cebine daldırdı. Parayı cebinden aceleyle çıkarıp havaya attı ve kendinden emin olarak yazı dedi -hep yazı derdi, derdi yazıydı hep-, tura da gönlü kaldı. Demir bir milyonluk kucağına düşen dilenci kadın sonuca aldırmadan parayı cebe hanın patlama melodisiyle birlikte indirdi. Dilenci kadın adamımıza yüksek sesle hayır duaları yağdırırken, patlamaların gürültüsü de dilencinin sesini bastırmak istercesine adamımıza beddua ediyordu. Bu arada kalmışlık yüzüne pis, sinsi bir sırıtış tıkıştırmıştı. Hangi ses daha ağır basıyordu? Sırıtıyordu… Bu onun sesiydi…

Acı bir fren sesiyle irkildi, suratında aynı pis sırıtışla. Kaldırımın üzerine koyulmuş karpuzcunun taburesine içindeki bir tabur adamı nasıl sığdırdığını düşünüyordu. Patlamadan kalan kol ve bacaklardan ancak bir kaçını yanına alabilmişti. Karpuzcu da ortalarda görünmüyordu, onca karpuzu ne yapacaktı ki? Yoksa karpuzcu kendisi miydi? Kimse bir karpuzcudan böyle şeyler ummazdı, sen de ummamıştın değil mi okur? Olur böyle şeyler alışacaksın. Yanık kol ve bacaklar nerede? Bilmiyorsun işte. Benim söylememi bekliyorsun, acizsin. Kaldı ki bu yazıya da ihtiyacın yok, hemen şu anda okumayı kesebilirsin, kandırma kendini.

Acı bir fren sesiyle irkildi, suratında aynı pis sırıtışla. -Dejavu- Kaldırımın üzerine karşılıklı koyulmuş iki taburede tek başına karşılıklı oturuyordu. Aynı zamanda iki paragrafta da geçen arabanın akıbetini merak ediyordu. Tabureden içindeki bir tabur adamla doğruldu, arabaya doğru. Doğruydu tahminleri; aslında bir araba yoktu ve bütün bu yukarıdaki olaylar sadece zihin oyunlarından ibaretti. Esmer bomba, dilenci kadın, karpuzcu, araba, yanık kollar ve bacaklar... Hepsi kendinin kendini kandırmasıydı ve ayıldığında Hasankeyf Kalesi’nde can dostu, diğer yarısı Hasan'la keyifli keyifli cigaralarını tüttürmeye başlamışlardı. Sigarayı Hasan çıkarmıştı, o da züppenin birinden aşırdığı zippo ile yakmıştı sigarayı; yakarken de “sana bi çakmak lazım” esprisini ihmal etmemişti, gülümsetmişti Hasan’ı.. Bu paylaşım onların hayatlarının özetiydi; legolar gibi birbirlerinin bütünleyenilerdi. Olmayan sağ kolu ve sağ bacağının yerini Hasan’ın sağ kolu ve sağ bacağı ile dolduruyordu. Durum onun içinse tam tersiydi. Yani anlayacağınız adamımızın sağ tarafı, Hasan’ın da sol tarafı yoktu ve bunun bir sebebi de yoktu, doğuştandı; doğmuş olmaktan daha